Selamun aleyküm ağalar,
Kendi kendime konuşmaktan iyice baydım artık. Son zamanlarda kerte kerte, adım adım kafayı çiziyorum ve bunun o kadar iyi farkındayım ki müdahale edemiyorum. Hani kışın haberlerde çıkar ya, arabalar tatlı tatlı kayarlar, içindekiler de öyle sessizce durup izlerler ön camdan, evlerindeki aptal kutusuna bakar gibi bakarlar, sonunda araba gider daha önce tatlı tatlı kayıp durmuş başka bir arabaya çarpar. Ben de öyle tatlı tatlı kaydığımı hissediyorum. Ön camdan seyrediyorum kendimi, nasıl kaydığımı. Biletim de en ön sırada. Her anına iyice şahit oluyorum. Bazen gözlerimi kapatıp kimi kısımları görmemek için çabalıyorum. Benim ben olmayan, artık değişip zalimleşmiş ben olduğum kısımlarda gözlerimi kapatmak istiyorum, benim ben olmadığım kısımlardan korkuyorum. Ama Otomatik Portakal'daki tedavideyim sanki. Gözlerim kapanmıyo, hatta daha beter, hiçbirşeyi kaçırmayayım diye arkadan destek veriyor birileri.
Fazla yorulmuş olabilirim. Durmadan, nefes almadan, gece ve gündüz, haftaiçi ve haftasonu bişeylerin peşinde koşuyorum. Aynı yerde, aynı makinelerin ve insanların arasında. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar kapalı kalmamıştım. O da sorun değil aslında, dayanılamayacak birşey yok. Bu curcunaya girmek benim, sadece benim tercihimdi. Ama sorunlarımla baş edecek gücü ve desteği bulamıyorum herhangi bir noktadan. Destek olmadan ne kadar süre ayakta durabilirsin? Peki arkandaki duvara yaslanıp ne kadar ayakta durabilirsin?
Çok ağır şeyler yazacağım insanlar hakkında. Aslında yazmalıyım da. Dürüstlük bunu gerektirir; bilip de bilmiyormuş gibi yapmak riyakarlıktır. Yine de yazamayacak ve söyleyemeyeceğim. Çünkü son zamanlarda artık ben olmayan ben riyakar olmaya başladı. Ayrıca toplum da riyakar. Kral çıplak diye bağıran çocuk hikayenin sonundadır. Ama o çocuk için hikaye yeni başlar. Ne olmuştur o çocuğa daha sonra? Ailesi ile birlikte halkın önünde cadı oldukları ilan ederek asılmış olmaları mı, yoksa yeni kral tarafından ödüllendirilmiş olmaları mı daha yüksek ihtimal?
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar demişler. Dün akşam geç bir saatte hala çalışırken arayan en en en yakınımdaki arkadaşım bana olan ilgisizliğini son derece açık olarak belirtirken bir anda tepem attı. Ağzıma gelen herşeyi söyledim ona. Ne kadar aptalca davrandığını, insanların hiçbir iyiliği hak etmediğini, bundan böyle kimseye hak ettiğinden ya da bana verdiğinden daha fazla değer vermeyeceğimi filan bağırdım. Bir an duraladım, aslında çok ateşliydim, saatlerce anlatacak gibiydim ama karşıdan ses gelmiyordu hiç. O arkadaşım dünya yıkılsa arada mutlaka bık bık diye gereksiz sesler çıkarırdı. Meğer telefonun şarjı bitmiş. Başka bir arkadaşımın verdiği hediye olmasa o anda makinenin içine atıp parçalayacaktım telefonu. Delirdiğini sandığın zaman hala otokontrolü elinden bırakmamışsan aslında delirmemişsin demektir. 'Sana Gül Bahçesi Vadetmedim' isimli süper kitabın 199. sayfasının üst kısmında delilik ve deli olmamakla ilgili çok başarılı bir ayrım var. Kitap yanımda değil, ama elinizde varsa açıp bakın, ne diyim.
Delilik nedir bu arada? Doktor denen uzmanlar, bu işin eğitimini almış insanlar belli testlere ya da toplumsal dengelere verilen tepkiler ve reaksiyonlar sonucu kişinin deli olduğuna karar verirler. Peki normal olmak nedir? Deli olmayana normal, ya da normal olmayana deli dersen, aslında deli ile normal arasında portakal ile mandalina kadar fark kalır ki, ne kadar yakından baktığına bağlı.
Haa, tam olarak yeri gelmişken söylemek istiyorum. Bir işe, bir düşünceye konsantre olmuşken, ya da yeteri kadar uzun süre bişeylere konsantre olduktan sonra kendini tam salmışken, uyurken, düşüncelerini özgür kılmışken, tam sarhoş olmak üzere, çakırkeyif kademesini geçmek üzereyken, ot içerken, sevişirken, koşarken, motosiklet kullanırken, yere eğilmişken, fırça atarken, fırça yerken ve daha bilimum durumlarda çalan telefondan NEFRET EDİYORUM! Az önce telefon çaldı, toplam 15 dakika hiç bir şey ko nu şul ma dı ve hiç bir sorum çözümlenmedi ve hiçbir konu tartışılmadı ve hiçbir yeni şeye başlanmadı ve hiçbir eski şey devam ettirilmedi ve tamaaaamı boş, bomboş bir konuşma yapıldı. Kazanan türksel olsun, hediyeleri göte giren kola şişeleri olsun, A oum! Raga Oktay bana gelsin, o da sensin. Ragaoktay ile çiçekbozuğusuratlıadınıhatırlamadığımadam sevişsinler. Demek istediğim insan aynı anda sadece ve sadece tek bir şeyle ilgilenmelidir. Asla ve asla ve asla bir konuda zihnen bir yoğunlaşma varsa, ya da zihin tamamen gevşetilerek tüm tasmalardan bağlardan teker teker kopartılmak isteniyorsa ve ilk birkaç adım atıldıysa telefon çalmamalı. Hee, ya da salak ben, siktir git telefonu kapat hayvan herif. Sonra da şikayet et. Gerzek.
27 Ekim 2011
12 Eylül 2011
Kitap Alamama - Avcılar
Dün bir arkadaşıma kitap almak için Avcılar'a gittim. İlçenin merkezi ve oldukça hareketli olduğu için kitapçı bulamayacağım aklıma gelmemişti.
Ana caddeler, ana caddeleri kesen ara caddeleri dolaştım. Trafiğe kapalı mekanlar, yeni kapananlar, kapanmak için yolların kesildiği yerler... Yok arkadaş! Hatta bir kitapçının var olup olmadığını bilen de yok!
İlçenin neredeyse kendine ait bir üniversitesi var (İ.Ü. Avcılar Kampüsü). Bu kampüste 3 tane fakülte var. Kampüste yurt var. Hiç olmazsa bunların varlığı yakın yerde bir kitapçı bulunmasını sağlamalıydı. Ama yok işte.
Bu durumda kitap almak için otobüse binip Taksim ya da Bakırköy'e gitmek gerekmemeli. Ya da bir yerlerde alış veriş merkezi bulup içinde kitap satan dükkan aramak zorunda olmamalıyım; alış veriş merkezine girerken üzerinin aranması vs. sinir bozucu şeylere maruz kalmaktan ayrıca nefret ediyorum.
Yaaaniii, kısacası, internetten ebook indirerek okuduğum için, bunun için para ödemediğim için kendimi ne kadar kötü hissetmeliyim?
Ana caddeler, ana caddeleri kesen ara caddeleri dolaştım. Trafiğe kapalı mekanlar, yeni kapananlar, kapanmak için yolların kesildiği yerler... Yok arkadaş! Hatta bir kitapçının var olup olmadığını bilen de yok!
İlçenin neredeyse kendine ait bir üniversitesi var (İ.Ü. Avcılar Kampüsü). Bu kampüste 3 tane fakülte var. Kampüste yurt var. Hiç olmazsa bunların varlığı yakın yerde bir kitapçı bulunmasını sağlamalıydı. Ama yok işte.
Bu durumda kitap almak için otobüse binip Taksim ya da Bakırköy'e gitmek gerekmemeli. Ya da bir yerlerde alış veriş merkezi bulup içinde kitap satan dükkan aramak zorunda olmamalıyım; alış veriş merkezine girerken üzerinin aranması vs. sinir bozucu şeylere maruz kalmaktan ayrıca nefret ediyorum.
Yaaaniii, kısacası, internetten ebook indirerek okuduğum için, bunun için para ödemediğim için kendimi ne kadar kötü hissetmeliyim?
25 Nisan 2011
EĞİTİM REFORMU GİRİŞİMİ (ERG) – TÜRK MATEMATİK DERNEĞİ (TMD) ORTAK DUYURUSU
Üniversite giriş sisteminin, son YGS’de yapılan hatalar nedeniyle gündeme gelmesi dolayısıyla, bu sistemin, eğitimin tüm seviyelerinde yol açtığı zararlar konusunda çeşitli platformlarda yıllardır dile getirilen görüşlerimizi yinelemek istiyoruz.
Milyonlarca öğrenci ve ailelerini doğrudan, tüm toplumu ise dolaylı olarak etkileyen üniversiteye girme ‘yarışının’ önemi açıktır. Fakat ÖSYM tarafından verilen ulusal üniversiteye giriş sınavları toplumumuzda bir sınavın oynaması gereken rolün çok üstünde bir önem kazanmıştır. Öyle ki, YGS’nin az süre öncesinde, tüm dünya ile uyumlu bir şekilde, yıllar öncesinden ilan edilen 2011 yaz saatine geçiş gününün, sadece YGS nedeniyle Bakanlar Kurulu kararı ile değiştirilmesi dahi toplumun geniş kesimlerince normal karşılanmıştır. YGS sırasında sınıf kapılarında alınan aşırı güvenlik tedbirleri, sınava giren gençler ve aileleri tarafından katlanılması gereken mecburiyetler olarak kabul edilmiştir. YGS sonrasında ise, bu güvenlik tedbirlerini boşa çıkaran ve “şifre skandalı” olarak basına yansıyan olaylar, son derece kritik bir konuda, ÖSYM ekibinin, toplumun güvenini kaybetmesine sebep olmuştur.
LYS verilmeden önce yapılmış tüm hataların düzeltilmesi ve sınavın ehil kişiler tarafından yapılandırılması elzemdir. Avantajlı bir grup yaratıldığı ihtimali ortadan kalkmadığı takdirde, her üniversitenin bu sonbahar döneminde kayıt yapacak öğrencilerin dosyalarını, YGS ve LYS puanları arasındaki tutarlılığı özel olarak incelemeleri, gerekli görülen durumlarda da öğrencilerin performanslarını takibe almaları gerekecektir.
Mevcut sınav sistemini, yarattığı tüm eğitim sorunlarına rağmen ayakta tutan temel sebep, ülkenin her kesiminden gençlerin eşit şartlar altında ve hiçbir kayırma olmadan üniversiteye girebilmelerini sağlamak olmuştur. Bir sınavı neredeyse tek kriter olarak alan ve yıllardır uygulanan bir sistemin, güvenlik konusunun dışında da çeşitli sakıncaları vardır.
Giriş sınavlarının eğitim hayatında bir giyotin etkisi yaptığını söylemek abartı değildir. Sınav, lise son sınıflardan başlamak üzere, zamanla tüm ilk ve ortaöğretim eğitimini etkilemiştir. Analitik düşünce geliştirmekten yoksun, çoktan seçmeli testler üzerine kurulu bir eğitim sistemi yaratmıştır. Lise eğitimini ve hatta ilköğretimi bir dersane sistemine dönüştürmüştür.
Ortaöğretimin yeniden düzenlenip, gerçek işlevine kavuşturulması ancak üniversiteye giriş sisteminin, orta öğretimdeki başarıyı değerlendirmesi ile mümkün olacaktır. Bu değerlendirmenin yanı sıra, üniversiteye giriş için bir merkezi sınav da verilmeye devam edilebilir.
Tüm üniversite öncesi eğitimini bir giriş sınavına odaklamış bir öğrenci kitlesine, üniversitenin gerektirdiği kalitede ve çeşitlilikte eğitim vermek her geçen yıl daha da zorlaşmaktadır. Üniversiteye giren öğrencileri sınav maratonunda edindikleri kötü alışkanlıklarından arındırmak gitgide daha uzun bir zaman almaktadır. Üniversitelerin kendi değişik programlarına hangi sınav türü ile öğrenci alacaklarını kendilerinin tespit edememesi de, eğitim kalitesini etkilemektedir. Üniversiteleri giriş sistemi konusunda pasif seyirciliğe mahkum etmek sistemi bugünkü krize getirmiştir.
Kamuoyunda oluşan tartışma ortamının, şu anki üniversite giriş sisteminin tüm sakıncalarını en aza indirip bütünüyle daha sağlıklı bir formata kavuşturacak, olabildiğince geniş katılımlı bir çalışmanın yapılmasına fırsat olarak değerlendirilmesini umuyoruz. Böyle bir sürece ERG ve TMD olarak katkı yapmaya hazırız. Kamuoyuna ve ilgililere duyururuz.
Prof. Üstün Ergüder ERG Y.K. Başkanı
Prof. Tosun Terzioğlu ERG Y.K. Üyesi ve TMD eski Başkanı
Prof. Betül Tanbay TMD Başkanı
Milyonlarca öğrenci ve ailelerini doğrudan, tüm toplumu ise dolaylı olarak etkileyen üniversiteye girme ‘yarışının’ önemi açıktır. Fakat ÖSYM tarafından verilen ulusal üniversiteye giriş sınavları toplumumuzda bir sınavın oynaması gereken rolün çok üstünde bir önem kazanmıştır. Öyle ki, YGS’nin az süre öncesinde, tüm dünya ile uyumlu bir şekilde, yıllar öncesinden ilan edilen 2011 yaz saatine geçiş gününün, sadece YGS nedeniyle Bakanlar Kurulu kararı ile değiştirilmesi dahi toplumun geniş kesimlerince normal karşılanmıştır. YGS sırasında sınıf kapılarında alınan aşırı güvenlik tedbirleri, sınava giren gençler ve aileleri tarafından katlanılması gereken mecburiyetler olarak kabul edilmiştir. YGS sonrasında ise, bu güvenlik tedbirlerini boşa çıkaran ve “şifre skandalı” olarak basına yansıyan olaylar, son derece kritik bir konuda, ÖSYM ekibinin, toplumun güvenini kaybetmesine sebep olmuştur.
LYS verilmeden önce yapılmış tüm hataların düzeltilmesi ve sınavın ehil kişiler tarafından yapılandırılması elzemdir. Avantajlı bir grup yaratıldığı ihtimali ortadan kalkmadığı takdirde, her üniversitenin bu sonbahar döneminde kayıt yapacak öğrencilerin dosyalarını, YGS ve LYS puanları arasındaki tutarlılığı özel olarak incelemeleri, gerekli görülen durumlarda da öğrencilerin performanslarını takibe almaları gerekecektir.
Mevcut sınav sistemini, yarattığı tüm eğitim sorunlarına rağmen ayakta tutan temel sebep, ülkenin her kesiminden gençlerin eşit şartlar altında ve hiçbir kayırma olmadan üniversiteye girebilmelerini sağlamak olmuştur. Bir sınavı neredeyse tek kriter olarak alan ve yıllardır uygulanan bir sistemin, güvenlik konusunun dışında da çeşitli sakıncaları vardır.
Giriş sınavlarının eğitim hayatında bir giyotin etkisi yaptığını söylemek abartı değildir. Sınav, lise son sınıflardan başlamak üzere, zamanla tüm ilk ve ortaöğretim eğitimini etkilemiştir. Analitik düşünce geliştirmekten yoksun, çoktan seçmeli testler üzerine kurulu bir eğitim sistemi yaratmıştır. Lise eğitimini ve hatta ilköğretimi bir dersane sistemine dönüştürmüştür.
Ortaöğretimin yeniden düzenlenip, gerçek işlevine kavuşturulması ancak üniversiteye giriş sisteminin, orta öğretimdeki başarıyı değerlendirmesi ile mümkün olacaktır. Bu değerlendirmenin yanı sıra, üniversiteye giriş için bir merkezi sınav da verilmeye devam edilebilir.
Tüm üniversite öncesi eğitimini bir giriş sınavına odaklamış bir öğrenci kitlesine, üniversitenin gerektirdiği kalitede ve çeşitlilikte eğitim vermek her geçen yıl daha da zorlaşmaktadır. Üniversiteye giren öğrencileri sınav maratonunda edindikleri kötü alışkanlıklarından arındırmak gitgide daha uzun bir zaman almaktadır. Üniversitelerin kendi değişik programlarına hangi sınav türü ile öğrenci alacaklarını kendilerinin tespit edememesi de, eğitim kalitesini etkilemektedir. Üniversiteleri giriş sistemi konusunda pasif seyirciliğe mahkum etmek sistemi bugünkü krize getirmiştir.
Kamuoyunda oluşan tartışma ortamının, şu anki üniversite giriş sisteminin tüm sakıncalarını en aza indirip bütünüyle daha sağlıklı bir formata kavuşturacak, olabildiğince geniş katılımlı bir çalışmanın yapılmasına fırsat olarak değerlendirilmesini umuyoruz. Böyle bir sürece ERG ve TMD olarak katkı yapmaya hazırız. Kamuoyuna ve ilgililere duyururuz.
Prof. Üstün Ergüder ERG Y.K. Başkanı
Prof. Tosun Terzioğlu ERG Y.K. Üyesi ve TMD eski Başkanı
Prof. Betül Tanbay TMD Başkanı
12 Nisan 2011
Bir Abim Var...
Bir abim var. Aslında bilinen "abi"ler gibi değil pek. Ya da bana öyle geliyor. Aramızda 1.5 yaş var. Arkadaş gibi ama tam da abi gibi. Ama biz tam olarak kardeş gibi de değiliz. Pek öyle sırdaş da olmadık hiç. Aramızda garip, bayaa garip bir saygı durumu var. Kelimelerle anlatamıyorum.
Accayip zeki bir adam. Sadece zeki değil, ortalıkta dolaşan o kadar çok "sadece zeki" insan var ki! Adam accayip akıllı. Kafasını kullanmaya üşenmeyen bir insan (kafasını kullanmaya özellikle üşenen, bu üşengeçliğinden sıyrılmamak için dünyayı yürüyerek dolaşacak insanlar ile ilgili ayrıca bir yazı yazmak istiyorum). En güzel özelliği kafasını kullanmamaya üşenen bir insan.
Düşünüyorum düşünüyorum ama bulamıyorum. Ben bu adamı neden seviyorum, bilmiyorum. Eskiden bu kadar çok sevmiyordum belki; ya da sevdiğimi bilmiyordum. Kuvvetle muhtemelen çevremdeki insanlar ile ilgili bir durumdu. Açıklamak lazım bu kısmı.
Etrafında çok fazla insan yoksa, nispeten kapalı bir hayat yaşıyorsan, diğer 2 ayaklıların hepsinin yakınındakiler gibi olduğunu sanıyorsun. Çünkü senin dünyan o kadar. Gavurlar "prediction" diyorlar galiba buna.
Sonra büyüyorsun, etrafındaki insanların sayısı -benim için mevcut şartlar altında- fazla fazla artıyor. Vakt-i zamanında etrafındaki insanlar kanalı ile yaklaşık olarak tahmin ettiğin, beklediğin, umduğun (ya da her neyse) 2 ayaklı yaratıkların ortalaması dramatik olarak düşüyor. Daha çok insan tanıdıkça ortalamanın düşüşü ivme kazanıyor. Sadece kafayı kullanmak ya da zekadan bahsetmiyor olsam da temelde olay bu noktadan başlıyor.
Bir nokta geliyor, abinle tekrar konuşuyorsun. Ne olduğu çok önemli değil, çayın şekerini saat yönünde mi karıştırmak, tersine mi karıştırmak bile olabilir. Anlıyosun, ki bu çok ağır bir anlak durum, çok ağır bir darbe gibi, o senin zamanında yanında pek bulunmadığın, pek normal saydığın adam, aslında cebinde yaşamak isteyeceğin, tek bir an yanından ayrılmak istemeyeceğin bir insanmış.
Aslında referansı yanlış kurdum gibi oldu. Dünya bok olduğu için sen güzelsin demek gibi. Öyle demek istemedim. Başka muhteşem arkadaşlarım da var benim. Sadece öküzler arasında yaşıyor değilim. Çok orjinal, marjinal, zeki, akıllı, tahsilli vs. insanlar da tanıyorum. Ama bu adamda farklı bişey var. Tasvir etmesi kolay değil. Yanında değilken sürekli onunla beraber olmak istiyosun mesela. Ama karşı karşıya otururken dimağın duruyo, aklından söyleyecek tek kelime geçmiyo, çayın ne tarafa karıştırılacağı bile... Çok pis kasılıyorum, içimden kasıldığım için kendimle dalga geçiyorum. Ama bu beni rahatlatmıyo, daha beter kasıyorum kendimi. Salamıyorum yani. 3. bir kişi varsa ortada, hiç sorun yok. Süper muhabbet oluyo. Anlamıyorum.
Hee, diyeceksin ki nerden aklına geldi böyle bişey yazmak. Bi Nook muhabbeti geçiyodu; konu arasında bana bir cümle yazmış. O kadar.
Accayip zeki bir adam. Sadece zeki değil, ortalıkta dolaşan o kadar çok "sadece zeki" insan var ki! Adam accayip akıllı. Kafasını kullanmaya üşenmeyen bir insan (kafasını kullanmaya özellikle üşenen, bu üşengeçliğinden sıyrılmamak için dünyayı yürüyerek dolaşacak insanlar ile ilgili ayrıca bir yazı yazmak istiyorum). En güzel özelliği kafasını kullanmamaya üşenen bir insan.
Düşünüyorum düşünüyorum ama bulamıyorum. Ben bu adamı neden seviyorum, bilmiyorum. Eskiden bu kadar çok sevmiyordum belki; ya da sevdiğimi bilmiyordum. Kuvvetle muhtemelen çevremdeki insanlar ile ilgili bir durumdu. Açıklamak lazım bu kısmı.
Etrafında çok fazla insan yoksa, nispeten kapalı bir hayat yaşıyorsan, diğer 2 ayaklıların hepsinin yakınındakiler gibi olduğunu sanıyorsun. Çünkü senin dünyan o kadar. Gavurlar "prediction" diyorlar galiba buna.
Sonra büyüyorsun, etrafındaki insanların sayısı -benim için mevcut şartlar altında- fazla fazla artıyor. Vakt-i zamanında etrafındaki insanlar kanalı ile yaklaşık olarak tahmin ettiğin, beklediğin, umduğun (ya da her neyse) 2 ayaklı yaratıkların ortalaması dramatik olarak düşüyor. Daha çok insan tanıdıkça ortalamanın düşüşü ivme kazanıyor. Sadece kafayı kullanmak ya da zekadan bahsetmiyor olsam da temelde olay bu noktadan başlıyor.
Bir nokta geliyor, abinle tekrar konuşuyorsun. Ne olduğu çok önemli değil, çayın şekerini saat yönünde mi karıştırmak, tersine mi karıştırmak bile olabilir. Anlıyosun, ki bu çok ağır bir anlak durum, çok ağır bir darbe gibi, o senin zamanında yanında pek bulunmadığın, pek normal saydığın adam, aslında cebinde yaşamak isteyeceğin, tek bir an yanından ayrılmak istemeyeceğin bir insanmış.
Aslında referansı yanlış kurdum gibi oldu. Dünya bok olduğu için sen güzelsin demek gibi. Öyle demek istemedim. Başka muhteşem arkadaşlarım da var benim. Sadece öküzler arasında yaşıyor değilim. Çok orjinal, marjinal, zeki, akıllı, tahsilli vs. insanlar da tanıyorum. Ama bu adamda farklı bişey var. Tasvir etmesi kolay değil. Yanında değilken sürekli onunla beraber olmak istiyosun mesela. Ama karşı karşıya otururken dimağın duruyo, aklından söyleyecek tek kelime geçmiyo, çayın ne tarafa karıştırılacağı bile... Çok pis kasılıyorum, içimden kasıldığım için kendimle dalga geçiyorum. Ama bu beni rahatlatmıyo, daha beter kasıyorum kendimi. Salamıyorum yani. 3. bir kişi varsa ortada, hiç sorun yok. Süper muhabbet oluyo. Anlamıyorum.
Hee, diyeceksin ki nerden aklına geldi böyle bişey yazmak. Bi Nook muhabbeti geçiyodu; konu arasında bana bir cümle yazmış. O kadar.
11 Nisan 2011
50 Sene Önce...
Memlekette kimsenin pek umurunda olmasa da, Yuri Gagarin abinin Vostok 1 ile Dünya etrafındaki 108 dakikalık gezisinin 50. yılı yarın.
Önemli mi? Bizim için pek de önemli değil.
Fukushima'daki olayları Dünyada en az sorgulayan biz olmadık mı? Tam o hafta İbrahim Tatlıses vurulmuş olmasa idi belki biraz daha fazla ilgilenirdik.
Bu da öyle bişey işte. 50 sene önce, daha cep telefonunun hayalden ibaret olduğu, belki hayal bile olamadığı bir zamanda olmuş bir olay bu uzaya gidiş. O zaman naylon torba bile yoktu. Tükenmez kalemler yoktu belki. Dünya o kadar ilerledi, teknoloji o kadar ileri gitti ki 50 senede, 50 sene öncesini hatırlayan ninelerle konuşmak gerek anlamak için. "Elektrik yoktu, radyo yoktu" diye başlarlar genelde hikayeye. Bazısı konuya buzdolabı yoktu diye girerek elektriğin olmadığını hatırlar. Şu anda elektrik de var, radyo da var. 1900MHz'de iletişim kurabilen cepte taşınır aygıtlar var. 50 sene sonra ne olacağını insan hayal edemiyor, 50 sene önce bugünü hayal edememiş olmak gibi.
Eee? Büyük ulusumuz, yenilmez ülkemiz, Orta Asya'dan at sırtında gelip 7 cihanda 700 yıl hüküm sürmüş, Büyük Hunların torunları, Kudretli Osmanlı'nın çocukları olan bizlerin uzay programları ne alemde?
Başka ülkede fason yaptırılıp yine başka ülkede başka bir fasoncuya fırlattırdığımız 3 tane kıçı kırık TV uydumuz var diye kendimizi fasulye gibi nimetten sayıyoruz. Tebrik ederim. Hani bi sike yarayan iş için göndermiş olsak tamam da, hayatta sigaradan sonra insanın kendine yaptığı en büyük kötülük olan TV için fırtlatılmış uydulardan bahsediyoruz.
Haaa, yeri gelince Çin malını beğenmemeler, ona buna bok atmalar, o dost bu düşman diye kaağve kültürü kokan dedikoduvari konuşmalar, o emperyalist, bu kapitalist, bu komunist... Valla millet it gibi çalışıyo, it gibi yatırım yapıyo, herşeyi hesaplıyo. Biz iyi olacağını "hissederek" iş yapan bir millet olduğumuzdan kelli, ne uzaya gidebilmişiz, ne uzaya kendimiz bişey gönderebilmişiz. Uzay muhabbeti şu sıra 50 - 60 yaş arası büyüklerimizin Star Trek hayranlığı ile başlayıp yakın dönem Türk gençlerinin Star Wars Episode III'ü ile sona ermiş. Süper değil mi? Yaşasın İnek Şaban!
Herkes yıllarca dalga geçti ama bana öyle geliyo ki, Türkiye'de -işin uzmanlarını tabii ki muaf tutarak söylüyorum- uzay konusunu en basit ve en doğru şekilde anlayan adam Mustafa Topaloğlu anasını satayım. Onun maksadı farklı idi ama...
Önemli mi? Bizim için pek de önemli değil.
Fukushima'daki olayları Dünyada en az sorgulayan biz olmadık mı? Tam o hafta İbrahim Tatlıses vurulmuş olmasa idi belki biraz daha fazla ilgilenirdik.
Bu da öyle bişey işte. 50 sene önce, daha cep telefonunun hayalden ibaret olduğu, belki hayal bile olamadığı bir zamanda olmuş bir olay bu uzaya gidiş. O zaman naylon torba bile yoktu. Tükenmez kalemler yoktu belki. Dünya o kadar ilerledi, teknoloji o kadar ileri gitti ki 50 senede, 50 sene öncesini hatırlayan ninelerle konuşmak gerek anlamak için. "Elektrik yoktu, radyo yoktu" diye başlarlar genelde hikayeye. Bazısı konuya buzdolabı yoktu diye girerek elektriğin olmadığını hatırlar. Şu anda elektrik de var, radyo da var. 1900MHz'de iletişim kurabilen cepte taşınır aygıtlar var. 50 sene sonra ne olacağını insan hayal edemiyor, 50 sene önce bugünü hayal edememiş olmak gibi.
Eee? Büyük ulusumuz, yenilmez ülkemiz, Orta Asya'dan at sırtında gelip 7 cihanda 700 yıl hüküm sürmüş, Büyük Hunların torunları, Kudretli Osmanlı'nın çocukları olan bizlerin uzay programları ne alemde?
Başka ülkede fason yaptırılıp yine başka ülkede başka bir fasoncuya fırlattırdığımız 3 tane kıçı kırık TV uydumuz var diye kendimizi fasulye gibi nimetten sayıyoruz. Tebrik ederim. Hani bi sike yarayan iş için göndermiş olsak tamam da, hayatta sigaradan sonra insanın kendine yaptığı en büyük kötülük olan TV için fırtlatılmış uydulardan bahsediyoruz.
Haaa, yeri gelince Çin malını beğenmemeler, ona buna bok atmalar, o dost bu düşman diye kaağve kültürü kokan dedikoduvari konuşmalar, o emperyalist, bu kapitalist, bu komunist... Valla millet it gibi çalışıyo, it gibi yatırım yapıyo, herşeyi hesaplıyo. Biz iyi olacağını "hissederek" iş yapan bir millet olduğumuzdan kelli, ne uzaya gidebilmişiz, ne uzaya kendimiz bişey gönderebilmişiz. Uzay muhabbeti şu sıra 50 - 60 yaş arası büyüklerimizin Star Trek hayranlığı ile başlayıp yakın dönem Türk gençlerinin Star Wars Episode III'ü ile sona ermiş. Süper değil mi? Yaşasın İnek Şaban!
Herkes yıllarca dalga geçti ama bana öyle geliyo ki, Türkiye'de -işin uzmanlarını tabii ki muaf tutarak söylüyorum- uzay konusunu en basit ve en doğru şekilde anlayan adam Mustafa Topaloğlu anasını satayım. Onun maksadı farklı idi ama...
04 Nisan 2011
İntikam Timi - Kadına Yönelik Şiddet - Evin Erkeği
Şiddet hemen hemen hiçbir zaman -diplomalı ruh hastası insanları konu dışı bırakarak- istekle yapılan birşey değildir. Özellikle güçlünün güçsüze hobi olarak şiddet uygulaması şüphesiz reddedilmesi gereken bir unsurdur.
Ben de tam olarak bu durumdan muzdaripim: Temizlikçi kadın saldırıları!
Yaklaşık 1000 seneden beri eve her gelen temizlikçi kadınla çeşitli ihtilaflarımız olmuştur. Tabii ki bu ihtilaflar direk kadınlarla değil, anne aracılığı ile sürdürülmüştür. Ancak sonuç alınamamıştır.
Bilgisayarım hayatımdaki en kıymetli şeylerimden biri. En özel eşyam hatta. Hayatımın en yalnız zamanlarındaki tek arkadaşım. Yurt dışındaki kardeşlerimle -tek olmasa bile- önde gelen iletişim kaynağım. Eğlencem. Dünyaya açılan kapım. Sırdaşım. Kısacası çok önem verdiğim, minik elektrik akımlarını işleyen cihaz.
Şimdi benim bu kadar önem verdiğim bir eşya-ötesi şeye, bir temizlikçi kadının eşyaları içerisinden ne gibi bir analog bulabiliriz? Cep telefonu+televizyon+çaydanlık+...??? Hangi eşyalarının toplamıdır mesela o kadın için?
Benim bilgisayarım kadın için önemli bir eşya değil tabii ki. Evinde bilgisayar varsa bile -ki artık bilgisayara bilgisayar değil, internet diyolar- çocukların haftada bir format atmaya gönderdiği para yiyen (ayda 29.9 internet + haftada 20 TL format ücreti + derslerinden geri kalan çocuklar) cihaz. Onun için benim bilgisayarım da aynı kategoride olmalı.
Tamam, temizlikçi kadın anlamıyo, bilmiyo, öküzün hayvanın teki. Ah be insanlar, benimle aynı evde yaşayan insanlar! Beni tanıyan insanlar! Beni önemseyen insanlar! Bu zulüm bana neden yapılırken bir "dur" demiyorsunuz? Bir bilgisayar, yanındaki 3-5 ekipmanla ne kadar yer işgal edebilir, ne kadar toz tutabilir, ne kadar pis olabilir? Evde her yer pırıl pırıl oldu da temizlikçi kadın bi tek benim bilgisayarıma mı kaldı?
İlk paragrafta anlattığım gibi, mücadele eşit şartlarda yapılmalı. Ben de temizlikçi kadın evinde değilken gidip, para karşılığı onun cep telefonunu kurcalayabilmeli,
televizyonunun kanallarının yerlerini değiştirebilmeli, büfesindeki bibloların yerlerini değiştirmeli, bir kısmını "bunlar bence güzel değil" düşüncesi ile kaldırabilmeliyim. Eşit şartlarda mücadele böyle olmalıdır. Mücadeleyi eşit hale getirmek mümkün müdür peki? HAYIR!
Herkes kadına yönelik şiddeti manşetlerde bağır çağır yazarken, erkeği şiddete yönelmeye meylettirmeden kimse bahsetmiyor. Ben sanmıyorum ki karı koca, ya da herhangi iki insan diyelim, evlerinde, dışarda, bir mekanda huzur içinde otururken hayatlarına heyecan katmak için biri diğerini kessin. Ben mesela hiç düşünmeden temizlikçi kadını kesebilirim. İçimde bir pişmalık kırıntısı bile oluşmayacaktır. Mutlu bile olabilirim. Libidom yükselir, yepyeni cinayetlere yelken açarım. Hayattan tad almaya başlarım. Yine bana ait olduğundan emin olduğum bir bilgisayarım olur. Mutlu olurum, sevgi dolu olurum, ya da hayatımda bi sik olmaz, aynen devam ederim. Ama sinir olduğum bir insan eksilir. Hapishanede ona tiradlar yazarım filan. Ya da o sadece ellemesin, ben de onu öldürmeyeyim. Aramızda ticari bir ilişki olarak var olsun bu sözleşme.
Ya da her sabah evden çıkarken bilgisayarımı arka nahiyeme monte edeyim, ruhen güven, fiziken ızdırap içinde sürdüreyim hayatımı. Nedir arkadaşlar bu işin çaresi? Masanın üzerinde duran bilgisayarın etrafına jiletli tel mi çekeyim, elektrik mi vereyim, ne yapayım bilemiyorum yahu. Ya, şu istek çok basit değil mi? Yerine getirilmesi bu kadar zor mu? Dokunma arkadaş. Hatta süper kolay yani, dokunmamak için değil, dokunmak için enerji harcaman gerekli anasını satayım. Elleme, bakma bile! Ben senin evindeki büfende duran çeyizinden kalma eşyalarına bakıyo muyum? Sen de benim bilgisayarıma bakma. Yalvarmak için üste para verilir mi ya? Nasıl bir ilişkidir bu allahım!
Pöfff....
Ben de tam olarak bu durumdan muzdaripim: Temizlikçi kadın saldırıları!
Yaklaşık 1000 seneden beri eve her gelen temizlikçi kadınla çeşitli ihtilaflarımız olmuştur. Tabii ki bu ihtilaflar direk kadınlarla değil, anne aracılığı ile sürdürülmüştür. Ancak sonuç alınamamıştır.
Bilgisayarım hayatımdaki en kıymetli şeylerimden biri. En özel eşyam hatta. Hayatımın en yalnız zamanlarındaki tek arkadaşım. Yurt dışındaki kardeşlerimle -tek olmasa bile- önde gelen iletişim kaynağım. Eğlencem. Dünyaya açılan kapım. Sırdaşım. Kısacası çok önem verdiğim, minik elektrik akımlarını işleyen cihaz.
Şimdi benim bu kadar önem verdiğim bir eşya-ötesi şeye, bir temizlikçi kadının eşyaları içerisinden ne gibi bir analog bulabiliriz? Cep telefonu+televizyon+çaydanlık+...??? Hangi eşyalarının toplamıdır mesela o kadın için?
Benim bilgisayarım kadın için önemli bir eşya değil tabii ki. Evinde bilgisayar varsa bile -ki artık bilgisayara bilgisayar değil, internet diyolar- çocukların haftada bir format atmaya gönderdiği para yiyen (ayda 29.9 internet + haftada 20 TL format ücreti + derslerinden geri kalan çocuklar) cihaz. Onun için benim bilgisayarım da aynı kategoride olmalı.
Tamam, temizlikçi kadın anlamıyo, bilmiyo, öküzün hayvanın teki. Ah be insanlar, benimle aynı evde yaşayan insanlar! Beni tanıyan insanlar! Beni önemseyen insanlar! Bu zulüm bana neden yapılırken bir "dur" demiyorsunuz? Bir bilgisayar, yanındaki 3-5 ekipmanla ne kadar yer işgal edebilir, ne kadar toz tutabilir, ne kadar pis olabilir? Evde her yer pırıl pırıl oldu da temizlikçi kadın bi tek benim bilgisayarıma mı kaldı?
İlk paragrafta anlattığım gibi, mücadele eşit şartlarda yapılmalı. Ben de temizlikçi kadın evinde değilken gidip, para karşılığı onun cep telefonunu kurcalayabilmeli,
televizyonunun kanallarının yerlerini değiştirebilmeli, büfesindeki bibloların yerlerini değiştirmeli, bir kısmını "bunlar bence güzel değil" düşüncesi ile kaldırabilmeliyim. Eşit şartlarda mücadele böyle olmalıdır. Mücadeleyi eşit hale getirmek mümkün müdür peki? HAYIR!
Herkes kadına yönelik şiddeti manşetlerde bağır çağır yazarken, erkeği şiddete yönelmeye meylettirmeden kimse bahsetmiyor. Ben sanmıyorum ki karı koca, ya da herhangi iki insan diyelim, evlerinde, dışarda, bir mekanda huzur içinde otururken hayatlarına heyecan katmak için biri diğerini kessin. Ben mesela hiç düşünmeden temizlikçi kadını kesebilirim. İçimde bir pişmalık kırıntısı bile oluşmayacaktır. Mutlu bile olabilirim. Libidom yükselir, yepyeni cinayetlere yelken açarım. Hayattan tad almaya başlarım. Yine bana ait olduğundan emin olduğum bir bilgisayarım olur. Mutlu olurum, sevgi dolu olurum, ya da hayatımda bi sik olmaz, aynen devam ederim. Ama sinir olduğum bir insan eksilir. Hapishanede ona tiradlar yazarım filan. Ya da o sadece ellemesin, ben de onu öldürmeyeyim. Aramızda ticari bir ilişki olarak var olsun bu sözleşme.
Ya da her sabah evden çıkarken bilgisayarımı arka nahiyeme monte edeyim, ruhen güven, fiziken ızdırap içinde sürdüreyim hayatımı. Nedir arkadaşlar bu işin çaresi? Masanın üzerinde duran bilgisayarın etrafına jiletli tel mi çekeyim, elektrik mi vereyim, ne yapayım bilemiyorum yahu. Ya, şu istek çok basit değil mi? Yerine getirilmesi bu kadar zor mu? Dokunma arkadaş. Hatta süper kolay yani, dokunmamak için değil, dokunmak için enerji harcaman gerekli anasını satayım. Elleme, bakma bile! Ben senin evindeki büfende duran çeyizinden kalma eşyalarına bakıyo muyum? Sen de benim bilgisayarıma bakma. Yalvarmak için üste para verilir mi ya? Nasıl bir ilişkidir bu allahım!
Pöfff....
02 Nisan 2011
Milli Eğitim, Sendromsal Durumlar
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1116188 adresindeki haber beni benden aldı. Uzun zaman önce Türk Milli Eğitimi'nin en başarısız projesinin İngilizce öğretimi olduğunu düşünüyordum. Sağolsunlar araştırmışlar etmişler, haklı olduğumu söylemişler. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim.
Belki 20 yıldan uzun süredir hemen hemen tüm ortaokul ve liselerde İngilizce zorunlu ders olarak okutuluyor. Son yılları bilmiyorum, etrafımda genç insanlar yok artık. Bunca emek, zaman ve nakit harcanan -adı batsın- sistemli bir İngilizce öğretiminin sonucunda elimizde "What is your name?" sorusuna "Fine thanks, and you?" diye cevap veren nesiller var. Süper değil mi?
Gerçi en az İngilizce kadar matematik konusunda da sonuna kadar başarısız insanlarız. Eğer bakkaldan ekmek alırken, dolmuşa para verirken toplama - çıkarma yapmak zorunda kalmış olmasak, "2 + 3 = ?" sorusuna da dengesiz cevaplar verebilirdik. Tabii ki "2 - 3 = ?" sorusuna halen dengesiz cevaplar veriyoruz, "2'den 3 çıkmaz" gibi. Matematik ile ilgili de benzer bir araştırma yapılsa keşke... (yolda yürürken herhangi bir çocuğu, komşunun oğlunu, yeğeninizi filan çevirip altı kere sekiz diye sorun, bakın kaç değişik cevap alacaksınız, şaşıracaksınız).
20 sene sonra memleketin hali nice olacak sorunsalından daha önemlisi, 20 sene sonra memlekettekilerin hali nice olacak sorunsalıdır. Mevcut eğitim, sistematik olarak çocukları ve gençleri okumaktan, düşünmekten, matematikten, fizikten, tarihten, coğrafyadan nefret ettiriyor; bunu çok iyi biliyoruz. Matematik ve fizik dersleri verdiğim dönemde, yarısı kadar zeki olmak için çocuğumu keseceğim genç arkadaşların en basit sorular karşısında nasıl kıvrandığını çok iyi hatırlıyorum. Çok şaşırmış olduğumu da hatırlıyorum. Nispeten iyi bir okulda okuduğum için bize formül denen şeyin ne olduğu açıklanmış, bir formüle bakınca ne görmemiz gerektiği öğretilmişti. Bunu öğretmek için de aslında pek fazla çaba sarfedilmemişti; ne öğrenmesi ne de öğretilmesi zor şeyler değil. Ama istek gerekiyor maalesef.
Herkes kapısının önünü süpürse geyikleri vardır ya, işte sorun orada herhalde. Herkes önündeki işi, mükemmeli geçtim, yeteri kadar iyi yapsa, İspanya 2. lig takımlarının tamamının ilk 11'lerini ezbere sayabilip, Türkiye'nin coğrafi bölgelerini sayamayan insanlar sonunda kendilerini kaderin sillesi ile öğretmen olarak bulamazlardı.
Gitmem lazım şimdi.
Belki 20 yıldan uzun süredir hemen hemen tüm ortaokul ve liselerde İngilizce zorunlu ders olarak okutuluyor. Son yılları bilmiyorum, etrafımda genç insanlar yok artık. Bunca emek, zaman ve nakit harcanan -adı batsın- sistemli bir İngilizce öğretiminin sonucunda elimizde "What is your name?" sorusuna "Fine thanks, and you?" diye cevap veren nesiller var. Süper değil mi?
Gerçi en az İngilizce kadar matematik konusunda da sonuna kadar başarısız insanlarız. Eğer bakkaldan ekmek alırken, dolmuşa para verirken toplama - çıkarma yapmak zorunda kalmış olmasak, "2 + 3 = ?" sorusuna da dengesiz cevaplar verebilirdik. Tabii ki "2 - 3 = ?" sorusuna halen dengesiz cevaplar veriyoruz, "2'den 3 çıkmaz" gibi. Matematik ile ilgili de benzer bir araştırma yapılsa keşke... (yolda yürürken herhangi bir çocuğu, komşunun oğlunu, yeğeninizi filan çevirip altı kere sekiz diye sorun, bakın kaç değişik cevap alacaksınız, şaşıracaksınız).
20 sene sonra memleketin hali nice olacak sorunsalından daha önemlisi, 20 sene sonra memlekettekilerin hali nice olacak sorunsalıdır. Mevcut eğitim, sistematik olarak çocukları ve gençleri okumaktan, düşünmekten, matematikten, fizikten, tarihten, coğrafyadan nefret ettiriyor; bunu çok iyi biliyoruz. Matematik ve fizik dersleri verdiğim dönemde, yarısı kadar zeki olmak için çocuğumu keseceğim genç arkadaşların en basit sorular karşısında nasıl kıvrandığını çok iyi hatırlıyorum. Çok şaşırmış olduğumu da hatırlıyorum. Nispeten iyi bir okulda okuduğum için bize formül denen şeyin ne olduğu açıklanmış, bir formüle bakınca ne görmemiz gerektiği öğretilmişti. Bunu öğretmek için de aslında pek fazla çaba sarfedilmemişti; ne öğrenmesi ne de öğretilmesi zor şeyler değil. Ama istek gerekiyor maalesef.
Herkes kapısının önünü süpürse geyikleri vardır ya, işte sorun orada herhalde. Herkes önündeki işi, mükemmeli geçtim, yeteri kadar iyi yapsa, İspanya 2. lig takımlarının tamamının ilk 11'lerini ezbere sayabilip, Türkiye'nin coğrafi bölgelerini sayamayan insanlar sonunda kendilerini kaderin sillesi ile öğretmen olarak bulamazlardı.
Gitmem lazım şimdi.
29 Mart 2011
So Long And Thanks For All The Fish
Dedi ki bana, işte yok o fotolar dedi, neden koydun dedi, ben zaten onları çektiğime pişman oldum dedi. Eee, dedim, yani neden olmasın, neden koymayayım ki dedim. Arkadaşlarım görmüş dedi. Arkadaşlarını sileyim o zaman arkadaşlıktan dedim. Peki o zaman arkadaşlarım benim sayfama girince bilmemne bilmemne dedi. Ne bileyim dedim, sen benim arkadaşlarımın fotolarını görebiliyo musun dedim. Düşündü. Konuyu, eğlenmek için son derece alakasız bir şekilde ağın çalışma sistemi ile ilgili detaylara çektim, o da peşimden geldi.
Sen şimdi ortada aslında bir sebep olmadığını, sadece istemediğin için fotoları kaldırmam gerektiğini söylüyosun dedim. Hayır dedi, çünkü dedi, o görünce bu görünce dedi. O kadar dedi, devamında bişey söylemedi. Ben de bir cevap alabileceğimi düşünmemiştim; en azından öyle bir beklenti içine girme ümitlerimi bir süre önce terk etmiştim.
İnatçı ve terk edişçi karakter olarak üyeliğimi iptal ettim. O bile yok olmaz diyosa böyle şeye, başka insanlar kendi fotoları ile ilgili neler söylemezler ki... Haa, benim tayt üzeri donla çekilmiş fotolarım, hela taşında ana cadde üzerinde çekilmiş fotolarım var bu arada. Onlar da afiş şeklinde duruyordu. Bugün bir arkadaşım "vejeteryan adama 'çocuğunu aldıracak mısın' diye sorulmaz" dedi. Bu da benzer bir durum.
Amaan, neyse. Madem ben onu arkadaşlarına karşı utandırdım (buradan başka bir sonuç çıkmıyor), o zaman arkadaşlarından, en azından o fotoları görmüş olan arkadaşlarından, hatta benim süpermen fotolarımı görmüş arkadaşlarından, hatta benim hela taşında zıçar pozisyonda çekilmiş ve yıllardır afişlerde izleyenlerle buluşmuş fotomu görmüş arkadaşlarından uzak durmam gerekir. Öyle değil mi?
Sen şimdi ortada aslında bir sebep olmadığını, sadece istemediğin için fotoları kaldırmam gerektiğini söylüyosun dedim. Hayır dedi, çünkü dedi, o görünce bu görünce dedi. O kadar dedi, devamında bişey söylemedi. Ben de bir cevap alabileceğimi düşünmemiştim; en azından öyle bir beklenti içine girme ümitlerimi bir süre önce terk etmiştim.
İnatçı ve terk edişçi karakter olarak üyeliğimi iptal ettim. O bile yok olmaz diyosa böyle şeye, başka insanlar kendi fotoları ile ilgili neler söylemezler ki... Haa, benim tayt üzeri donla çekilmiş fotolarım, hela taşında ana cadde üzerinde çekilmiş fotolarım var bu arada. Onlar da afiş şeklinde duruyordu. Bugün bir arkadaşım "vejeteryan adama 'çocuğunu aldıracak mısın' diye sorulmaz" dedi. Bu da benzer bir durum.
Amaan, neyse. Madem ben onu arkadaşlarına karşı utandırdım (buradan başka bir sonuç çıkmıyor), o zaman arkadaşlarından, en azından o fotoları görmüş olan arkadaşlarından, hatta benim süpermen fotolarımı görmüş arkadaşlarından, hatta benim hela taşında zıçar pozisyonda çekilmiş ve yıllardır afişlerde izleyenlerle buluşmuş fotomu görmüş arkadaşlarından uzak durmam gerekir. Öyle değil mi?
24 Mart 2011
İlk Defa İnternet Sitesi Şikayet Ettim!
Olur olmaz sitelerin kapatılması sonucu işlerimin aksamasıyla ağzım bozulmakta, sitenizde 5 numara ile belirtilen müstehcenlik ortaya çıkmaktadır.
Ağzımı bozmama sebep olan durum http://sites.google.com/ adresidir. Bu site dahilinde firmama ait web sayfası da mevcuttur. Kapatılan site sonucu internetten beni bulacak müşterilerimin önü kesilmekte, yapılacak ticaret sonucu devlet babaya ödeyeceğim vergiye yine devlet baba engel olmak sureti ile saçmalamaktadır. Bir binanın bodrum katında densiz birileri patlayıcı imal ediyor diye bütün ilçenin giriş - çıkışlarının kapatılmasının ne kadar akilane bir durum olduğu tartışmaya mahal vermeyecek derecede ortadadır. Bu bağlamda Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı sitesinin müstehcen durumlar ortaya çıkarıyor olması çok daha mantıklıdır; başkanlığın sitesi kapatılmalıdır.
İlginize teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.
**********
Az önce http://www.ihbarweb.org.tr/ adresine http://www.tib.gov.tr/ adresini şikayet ederken yazdığım gerekçedir.
Ağzımı bozmama sebep olan durum http://sites.google.com/ adresidir. Bu site dahilinde firmama ait web sayfası da mevcuttur. Kapatılan site sonucu internetten beni bulacak müşterilerimin önü kesilmekte, yapılacak ticaret sonucu devlet babaya ödeyeceğim vergiye yine devlet baba engel olmak sureti ile saçmalamaktadır. Bir binanın bodrum katında densiz birileri patlayıcı imal ediyor diye bütün ilçenin giriş - çıkışlarının kapatılmasının ne kadar akilane bir durum olduğu tartışmaya mahal vermeyecek derecede ortadadır. Bu bağlamda Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı sitesinin müstehcen durumlar ortaya çıkarıyor olması çok daha mantıklıdır; başkanlığın sitesi kapatılmalıdır.
İlginize teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.
**********
Az önce http://www.ihbarweb.org.tr/ adresine http://www.tib.gov.tr/ adresini şikayet ederken yazdığım gerekçedir.
05 Şubat 2011
Yasak mı? Özgürlük ne ki?
Bir arkadaşımın blogger'a yazdığı bir yazıya "adsız" tarafından verilen cevaba verdiği cevabı okudum az önce.
Arkadaşımın sayfasına kusup ortalığı kepaze etmemek için orada yazdığım yoruma buradan devam etmek isterim.
Ev ödevi: "Özgürlük nedir"
"Adsız" rumuzlu arkadaşa yeteri kadar süre verilsin İnci Hanım, çalışıp gelsin. Özgürlüğün ne olduğu öğrenilsin, dönem ödevi olarak herkese anlatılsın, açıklansın. 10 tane özgürlük tanımı yok ki, 1 tane var!
Mümkünse önyargı, insanların özel hayatına müdahale, bilgisizlik ve fikirsizlik, yorumlama kabiliyeti yoksunluğu, öngörü zayıflığı, vasıfsız fikirler vb. konuları, "Özgürlük Nedir" konulu dönem ödevinden sonraya bırakalım.
Ayrıca 16 yaşından küçüklere 2 tekerlekli bisiklete binmeyi, 14 yaşından küçüklere sokakta yalnız başına dolaşmayı (kızsa 25 olsun hatta), ilk ve ortaöğretim sınıflarının camlarının parmaklıksız olmasını... da bakanlar kurulu kararı ile yasaklamalıyız. Ne olur ne olmaz! Yurt konusuna hiç girmek istemedim şimdi.
İnsanoğlu mağaradan çıkalı yeteri kadar zaman geçmiş olmalı. Esasen mağaradan hiç çıkmamış olmayı tercih eden azınlık içinde olduğumu söyleyebilirim. Şu zamana kadar (32 sene) gördüğüm şeyler ile ilgili kafamda birçok fikir oluştu. Çok farklı ortamlarda bulundum, Aczi Mendi ayinine de katıldım, Suicidal Tendencies konserinde stage dive da yaptım. Çok farklı insanlarla sohbetlerim oldu, olmadık konularda olmadık şeyler öğrendim.
Konu ile ilgili söyleyebileceğim şey şudur. İnsana sorumluluk verdiğin zaman insan o sorumluluğu taşır, bu sorumluluk sayesinde gelişir, büyür, daha fazla sorumluluk alabilir hale gelir. Sorumluluk bilinci sayesinde, zamanı geldiğinde parasını kazanır, aile olur, toplumda "normal" yahut "olması beklenen" kişi olur. Önemli olan sorumluluğun varlığının bilincinde olması, bunu erken yaşta kişiye kazandırmaktır. (Bunun doğruluğu tartışılır, anlatmak istediğim şey sonraki paragrafta).
Özgürlük konusu tam olarak aynı şekilde ifade edilebilir. İnsana özgürlüğü vakitlice verirseniz, bunu nasıl kullanması gerektiğini öğretirseniz, özgürlükle erken yaşta tanışarak, aslında bunun da bir sorumluluk olduğunu gösterebilirseniz, köşedeki bakkalda kokain satılsa da "normal" bir insan gidip onu alıp koklamaz.
Fekaaat...
İnsanı insan yerine koymaya askerden ya da evlendikten sonra başlarsanız, sorumluluk nedir, özgürlük nedir, hatta insan nedir bilmeden bilmemkaç yaşına gelirse, eline geçen 1 şişe rakı ile ne yapacağını bilemezse, yetiştireceği nesil kendisinden daha kötü olur. Yeteri kadar kuşak sonra, artık dengesizlikten geçilmeyen, "normal" kalmamış bir ortamda, dengesiz önceki kuşak, dengesiz sonraki kuşağa kanun adı altında sayısız dayatma ile haklı gibi görünen gerekçeler sunabilir.
Şimdi, burada hata kimde? Özgür olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kuşaklarda mı? Özgürlüğün ne olduğunu anlamaktan korkanlarda mı? Özgür olmayı sadece en temel hakla sınırlı tutmayı ve 1984 dünyası yaratmaya çalışan ileri görüşsüz -sözümona- idarecilerde mi?
Biraz yukarıda "yeteri kadar kuşak sonra" dememin sebebi de bu. Aslında ortada bir suçlu, kabahatli bulmak pek mümkün değil. Peki nedir bu işin çaresi? Bu süregelimde her yeni doğan bebek ile toplum biraz daha geri gitmek zorunda kalıyor. Kafaların içi (örümcek kafa tabirinden hoşlanmam, aslında burada yeri de yok) gittikçe daha boş kalıyor. Matematik gibi ulvi ve bir o kadar da temel bilim (ihtiyaç) çoluk çocuğa korkulu rüya gibi sunuluyor. Türkçe konuşabilen kimse kalmadı, bir yandan sanki Türkçe eğitim süpermiş gibi anadilde eğitim deniyor. Saçma bir propoganda, korku rejimi, beyin yıkama süreci durmadan, her an, her dakika devam ediyor.
Tyler Durden'ın "Let go" kelimeleri beni çok etkilemişti. Bu işin bir çaresi var aslında. Pat diye çözülecek birşey değil. Yukarıdan bize uygulanabilecek birşey de değil. Mevcut şartlar altında herkes önce kendini adam etmek zorunda. Televizyon seyretmeyi bırakarak işe başlanabilir mesela. Onun yerine insanlarla iletişim kurmak, kitap okumaya başlamak uygun bir yöntem gibi görünüyor. Okurken sadece senin fikrini destekleyeni değil, özellikle karşıt fikirlerin temellerini okumak, tartışacağın insanların neyi temel aldığını öğrenmek, varsa onun boşluklarını ortaya çıkarmaya çalışarak bir nevi kendi sudokunu kendin yap-çözerek kafayı doldurmak... Radikal uçlar hakkında bilgi edinmek, ama Show TV'den değil. Ne olursa olsun önce televizyon terkedilmeli. Bununla ilgili alternatif yok. Yeterli süre televizyondan uzak kalınca (bu süre kişiden kişiye değişir herhalde), insanların "en kaliteli yayın" diye seyrettikleri şeylerin ne kadar maymun viyaklaması olduğunu daha iyi görürsün. Kitap okudukça daha fazla sorgulayan bakışlara sahip olursun. Hiç olmadı, gidip ruhunu dinginleştirebileceğin bişeyler bul be arkadaşım!
Çok uzatmışım. Bilmeyenler öğrensin, ben mi anlatacağım kimsenin okumadığı blog'da. "Özgürlük Nedir" diye sorun Google Abi'ye. Gavurcanız varsa daha fazla kaynağa da ulaşabilirsiniz. Hala öğrenmeyip papağanlık yapacam diyosanız da ananızın üreme organına kadar yolunuz var.
Arkadaşımın sayfasına kusup ortalığı kepaze etmemek için orada yazdığım yoruma buradan devam etmek isterim.
Ev ödevi: "Özgürlük nedir"
"Adsız" rumuzlu arkadaşa yeteri kadar süre verilsin İnci Hanım, çalışıp gelsin. Özgürlüğün ne olduğu öğrenilsin, dönem ödevi olarak herkese anlatılsın, açıklansın. 10 tane özgürlük tanımı yok ki, 1 tane var!
Mümkünse önyargı, insanların özel hayatına müdahale, bilgisizlik ve fikirsizlik, yorumlama kabiliyeti yoksunluğu, öngörü zayıflığı, vasıfsız fikirler vb. konuları, "Özgürlük Nedir" konulu dönem ödevinden sonraya bırakalım.
Ayrıca 16 yaşından küçüklere 2 tekerlekli bisiklete binmeyi, 14 yaşından küçüklere sokakta yalnız başına dolaşmayı (kızsa 25 olsun hatta), ilk ve ortaöğretim sınıflarının camlarının parmaklıksız olmasını... da bakanlar kurulu kararı ile yasaklamalıyız. Ne olur ne olmaz! Yurt konusuna hiç girmek istemedim şimdi.
İnsanoğlu mağaradan çıkalı yeteri kadar zaman geçmiş olmalı. Esasen mağaradan hiç çıkmamış olmayı tercih eden azınlık içinde olduğumu söyleyebilirim. Şu zamana kadar (32 sene) gördüğüm şeyler ile ilgili kafamda birçok fikir oluştu. Çok farklı ortamlarda bulundum, Aczi Mendi ayinine de katıldım, Suicidal Tendencies konserinde stage dive da yaptım. Çok farklı insanlarla sohbetlerim oldu, olmadık konularda olmadık şeyler öğrendim.
Konu ile ilgili söyleyebileceğim şey şudur. İnsana sorumluluk verdiğin zaman insan o sorumluluğu taşır, bu sorumluluk sayesinde gelişir, büyür, daha fazla sorumluluk alabilir hale gelir. Sorumluluk bilinci sayesinde, zamanı geldiğinde parasını kazanır, aile olur, toplumda "normal" yahut "olması beklenen" kişi olur. Önemli olan sorumluluğun varlığının bilincinde olması, bunu erken yaşta kişiye kazandırmaktır. (Bunun doğruluğu tartışılır, anlatmak istediğim şey sonraki paragrafta).
Özgürlük konusu tam olarak aynı şekilde ifade edilebilir. İnsana özgürlüğü vakitlice verirseniz, bunu nasıl kullanması gerektiğini öğretirseniz, özgürlükle erken yaşta tanışarak, aslında bunun da bir sorumluluk olduğunu gösterebilirseniz, köşedeki bakkalda kokain satılsa da "normal" bir insan gidip onu alıp koklamaz.
Fekaaat...
İnsanı insan yerine koymaya askerden ya da evlendikten sonra başlarsanız, sorumluluk nedir, özgürlük nedir, hatta insan nedir bilmeden bilmemkaç yaşına gelirse, eline geçen 1 şişe rakı ile ne yapacağını bilemezse, yetiştireceği nesil kendisinden daha kötü olur. Yeteri kadar kuşak sonra, artık dengesizlikten geçilmeyen, "normal" kalmamış bir ortamda, dengesiz önceki kuşak, dengesiz sonraki kuşağa kanun adı altında sayısız dayatma ile haklı gibi görünen gerekçeler sunabilir.
Şimdi, burada hata kimde? Özgür olmanın ne demek olduğunu bilmeyen kuşaklarda mı? Özgürlüğün ne olduğunu anlamaktan korkanlarda mı? Özgür olmayı sadece en temel hakla sınırlı tutmayı ve 1984 dünyası yaratmaya çalışan ileri görüşsüz -sözümona- idarecilerde mi?
Biraz yukarıda "yeteri kadar kuşak sonra" dememin sebebi de bu. Aslında ortada bir suçlu, kabahatli bulmak pek mümkün değil. Peki nedir bu işin çaresi? Bu süregelimde her yeni doğan bebek ile toplum biraz daha geri gitmek zorunda kalıyor. Kafaların içi (örümcek kafa tabirinden hoşlanmam, aslında burada yeri de yok) gittikçe daha boş kalıyor. Matematik gibi ulvi ve bir o kadar da temel bilim (ihtiyaç) çoluk çocuğa korkulu rüya gibi sunuluyor. Türkçe konuşabilen kimse kalmadı, bir yandan sanki Türkçe eğitim süpermiş gibi anadilde eğitim deniyor. Saçma bir propoganda, korku rejimi, beyin yıkama süreci durmadan, her an, her dakika devam ediyor.
Tyler Durden'ın "Let go" kelimeleri beni çok etkilemişti. Bu işin bir çaresi var aslında. Pat diye çözülecek birşey değil. Yukarıdan bize uygulanabilecek birşey de değil. Mevcut şartlar altında herkes önce kendini adam etmek zorunda. Televizyon seyretmeyi bırakarak işe başlanabilir mesela. Onun yerine insanlarla iletişim kurmak, kitap okumaya başlamak uygun bir yöntem gibi görünüyor. Okurken sadece senin fikrini destekleyeni değil, özellikle karşıt fikirlerin temellerini okumak, tartışacağın insanların neyi temel aldığını öğrenmek, varsa onun boşluklarını ortaya çıkarmaya çalışarak bir nevi kendi sudokunu kendin yap-çözerek kafayı doldurmak... Radikal uçlar hakkında bilgi edinmek, ama Show TV'den değil. Ne olursa olsun önce televizyon terkedilmeli. Bununla ilgili alternatif yok. Yeterli süre televizyondan uzak kalınca (bu süre kişiden kişiye değişir herhalde), insanların "en kaliteli yayın" diye seyrettikleri şeylerin ne kadar maymun viyaklaması olduğunu daha iyi görürsün. Kitap okudukça daha fazla sorgulayan bakışlara sahip olursun. Hiç olmadı, gidip ruhunu dinginleştirebileceğin bişeyler bul be arkadaşım!
Çok uzatmışım. Bilmeyenler öğrensin, ben mi anlatacağım kimsenin okumadığı blog'da. "Özgürlük Nedir" diye sorun Google Abi'ye. Gavurcanız varsa daha fazla kaynağa da ulaşabilirsiniz. Hala öğrenmeyip papağanlık yapacam diyosanız da ananızın üreme organına kadar yolunuz var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)