10 Mart 2009

Taslak: "İki Dünya: Sahte Dünya ve Gerçek İnsanlık"

Bilgisayarın biyerlerinden çıkan yazı. Bitirememişim. Kafam güzelken başlamış, sonra da bitiremeyecek kadar sarhoş olmuş olmalıyım.

-----------

Geçen hafta bir arkadaşımla buluştum. Nedense yanında çenemin düştüğü bir arkadaşım. Zavallım adam gibi bi cümle kuramadı yanımda. Bense o kadar çok konuşurken, sanki yıllardır aklımda olan bişeymiş gibi aşağıdaki düşünceyi anlattım. Zira o an aklıma geldi. Belki de o an aklıma gelmemiştir; önceden aklımda vardır falan filan. Bu son cümleden kitap çıkar, çıkmıştır belki, bestseller olmuştur ya da yayınevi batmıştır.

İnsanların neden -bilinçli yahut bilinçsiz- bunalım içinde yaşadıklarına dair bir sebep bulmuş olabilirim. Çok fazla karakter tahliline girmek istemem; benim işim değil. Ancak aklıma gelenlerin pek de boş düşünceler olmadığını seziyorum.

Hepimiz en az ikişer hayat yaşıyoruz. Ama yaratılış gereği bunu kaldıramıyoruz. Yaşadığımız dünya ancak ikiyüzlü bi hayat sağlayabiliyo bize. Bi tanesi gözümüzün önüne çekilip gerçek denen ama külliyen yalan olan perde, ikincisi ise "biz" olan gerçek ama tali dünyamız.

Yalan olan dünya, maddi -daha doğrusu "mali"- dünya. Hayatımız için para kazanmamız gerektiği bir gerçek olmakla beraber, bu para denen araç sonunda hepimiz için amaç oluyo, oldu bile. Başarının kıstası bile çoğu zaman içinde hissettiğin tatmin duygusu değil, eline geçen nakitle ilgili maalesef. Maaşın iyiyse başarılısındır. Dükkanın iyi kazanıyosa başarılısındır. İçinden geçenler değildir seni başarılı yapan. Mutluluğu para ile satın alabileceğimize dair o kadar çok şey gösteriyolar ki, zaman içinde böyle sanıyoruz; beynimizin yıkanmasına izin veriyoruz. Ama bunun böyle olmadığını da o kadar iyi biliyoruz ki! Mali gücün iyiyse çevreye "mutluyum ulan" numarası çekebiliyosun. Çevre de "para mutlak mutluluk sağlar" yalanının içinde yüzdüğünden, sana imrenir. Dolaylı yoldan, yalan dünyadan "sen"e geçer ve memnun olursun. Çünkü insanlar sana imrenirler. Paran olduğu için değil, "mutluyum" yalanına inandıkları, daha doğrusu inandırıldıkları için.

İşte bu "gerçek dünya" şeklinde bize sunulan yalan dünyadır. Peki neden eşşek gibi parası olan insanlar da mutlu değildirler? Çünkü istediğin herşeye ulaşabilmek sana mutluluk sağlamaz. Mutlu olmak öyle bişey değildir. Tenden, deriden dışarda değildir o. Tamamıyla içindedir. Damarlarında akmaz. Eskilerin dediği gibi, kalbinde hissedersin. Yenilerin dediği gibi vücuttaki nöronlar arasında akan bilmemne şeklindeki elektrik sinyalleridir. İşte gerçek insanlık aslında budur. İçinde olan, dışındaki değil.

-----------

Kim bilir nereye varacaktım. Merak ettim valla.

04 Mart 2009

Büyüklere Oyunlar, Bölüm 1: Güvenlik Kontrolleri

Büyüklerin en çok severek oynadığı oyun budur. Ekseriye kocaman mekanlara, binalara girerken oynanması makbuldür. Oyun kuralları şu şekildedir:

a) Oyuncular: Oyun 2 grup halinde oynanır. Seçilen arkadaşlar konvansiyonel olarak "ebe" diyebileceklerimizdir. Bunlar siyah kıyafetler giyerler, üzerlerinde "güvenlik", "özel güvenlik" ya da daha atraksiyonlu oyun mekanlarında "security" yazar. Ellerinde mutelif ebeleme aletleri taşırlar. Diğer grup kıyafet konusunda serbest bırakılmıştır.

b) Oyunun kuralları: Oyunda ebenin sözü geçer. Onun söylediklerini harfiyen uygulamak oyuncuların görevidir. Oyunda, her zaman olduğu gibi ebe sobelemeye, oyuncular da sobelenmemeye çalışırlar. Ebe oyun süresince oyuncularla teker teker oynar; aynı anda bir ebenin 2 kişiyle oynaması yasaktır. Ebenin oyunu hızlandırmak adına arkadan gelen oyuncuya emir vermesi serbesttir. Oyunda müsaade almak, "don olmak", v.s. haklar oyunculara tanınmamıştır. Yer çekimi ivmesi 10 m/sn2, Pi 3 alınabilir.

Ebenin amacı oyuncunun üzerinde metal eşya yakalayıp sobe yapmaktır. Oyuncu ise teknolojiyi bilinci ve içgüdüleri ile alt etmek, ötmemeye çalışmakla görevlidir. Ancak ilk sobeden sonra oyun bitmez. Oyuncu sobelenmeyene kadar oyun aynı kişi ile devam edecektir. Ancak her sobeden sonra ebe, ceza olarak oyuncudan bişeyler isteyecektir. Oyuncu sobelendiği için ebenin isteklerini harfiyen uygulamak zorundadır; diğer tüm oyuncuların gözü önünde soyunması bile istenebilir.

c) Ebenin aletleri: Olmazsa olmaz aleti öten kapı kasası cihazı ve yine öten siyah el süpürgesi cihazıdır. Daha zengin büyükler X-Ray cihazını da oyuna ekler ve zorlaştırırlar. Arabayla oynanan oyunlarda kameralı gözlükler kullanılmaya başlanmıştır. Teknolojik gelişime açık bir oyun olduğu için, ebe sık sık yeni aletlerle oyunu daha zor ve eğlenceli kılmaya çalışır.

Örnek bir oyunla "kutu kutu pense"ye benzerliğe dikkat çekmek isterim:

(E)be: "Geç!"
(O)yuncu öter, sobelenmiştir.
E: "Üzerinizde metal eşya varsa çıkarın."
O eline gelenleri çıkarır ve tekrar geçerken öter.
E: "Kemerinizi çıkarın"
O oflaya puflaya çıkarır, geçer, cihaz öter.
E el süpürgesini O'nun üzerinde gezdirir, ayakkabılardan oink oink sesi gelir, "Ayakkabılarınızı çıkarın"
O ayakkabılarını çıkarır. Artık medeniyetin izleri üzerinden yavaş yavaş silinmektedir. Tekrar geçer ve öter...

Oyun bu sıra ile, ebe ya da kullandığı cihazlar tatmin olana kadar sürer. Hiçbi oyuncu da "gık" edemez, yoksa Türk Polisi yakalar...

27 Şubat 2009

Atatürk Neden Gülmekte?

Uzun zamandır yazamamıştım. Kısmet bugüne imiş.

Evet, yeni paralar çıkalı 2 ay oldu. İlk gördüğümde rahatsız olmuştum, şimdi rahatsız olduğumu tekrar fark ettim.

Bunca zaman Atatürk kitapları okudum, filmleri seyrettim, kara tahtanın üzerinde yıllarca bana baktı. Hiç bu kadar gülmemişti.



Atatürk güler yüzlü bi insan değil diye bilmiştim bunca zaman, kafamda öyle bi imaj oluşmuştu. Yanlış anlamayın, konu hassas olduğu için laf yanlış anlaşılır diye de bi yandan çekiniyorum. "Güler yüzlü bi insan değildi" derken bunu iyi / kötü diye derecelendirmiyorum, haddime de değil. Bir tespit sadece. Ama bu tespitte artık bi çatlak var zihnimin bir yerlerinde.

Vesikalık resim çektirirken hep bu tartışmayı yaşamışımdır. Eskiden adı rötüş olan, artık fotoşop olan bi işkence aletinden bahsediyorum. Tamam, bana yaptın, ona buna yaptın. Atatürk'e neden yaptın? Adam mezarında ters dönerdi bunu görseydi. Yazık değil mi? O koca kafanızın içindeki minik beyinlerin nasıl çalıştığını merak ediyorum.



Esas korkum şudur. Bizden sonraki nesiller, fotoşop gibi halka yayılmış bir resim programı benzeri ses ve görüntü editleme programları ile yaşayacaklar. O zaman kim bilir Atatürk'ün ata binerken çekilmiş renkli videoları nerelerde yayınlanacak.

Haa, benim "herşey böyle kalsın" gibi bi kaygım yok. Ama manipülatif olmaya da gerek yok. Adam gülmüyodu, bırak gülmemeye devam etsin para üzerinde. Yapmayın evladım şunu.

31 Ekim 2008

Sansür ve Getirdikleri

Blogger kapandıktan sonra deli gibi delirdim. Çok sinirli bi insan kadar da sinirlendim. En az afakanlar basmış kadar afakanlar bastı. Ve bu gazla bilgisayarıma WordPress kurdum.

Ancak wordpress kurana kadar, şu ana kadar geçen gece dahil, toplam 3 gece uykusuz kaldım. Birinde hiç uyumadım. Sonunda uykusuzluk sebebiyle yaptığım hataları bulup bilgisayarımdaki blog server'ı aktif hale getirdim.

Ancak bookmarklar içinde server administrator ve anonim giriş arasında gidip gelirken yanlışlıkla blogger sayfama basmış bulundum. Blogger açılmış. Amına koyiyim. Açılmış iyi olmuş da, heralde benden başka kimse kasıp bilgisayarına blog server kurmamıştır. Sevineyim miiii, üzüleyim mi bilemedim.

Biraz MySql, biraz PHP, biraz da apache öğrendim. Bir daha işime yaramayacak hiçbiri.

3 gece x 150 = 450 sayfa kitaptan
ya da
3 gece x 8 = 24 saat uykudan
ya da
4 şişe şarap + 10 kutu bira
ya da
3 adet server-side sistem bilgisinden
zarardayım.

Manevi tazminat istiyorum hakim bey!

15 Ağustos 2008

Sök Kalbimi

Bazen arkadaşlarım kendilerini çok kötü hissediyolar. Sevdiğim arkadaşlarım. Bu da yetersiz oldu. Çok sevdiğim arkadaşlarım. Önem verdiğim insanlar. Hiçbir hata yapmamış ama hataların hepsini kendilerine mal etmiş insanlar. Başlarına gelen şeylerin tek sorumlusu olarak kendini görenler. Çevresiyle ilgili diyecem bi de ama bunu anlatmak zor. Gazete okuyan anlamında değil, gerçekten çevresinde ne döndüğünün farkında olanlar.

İşte bu kadim dostlarımın kendilerini kötü hissettiğine şahit olduğumda, biri kolunu daldırıp kalbimi sökse daha iyi hissedebilirim. Değer verdiğim çok az insan var, onların kötü hissetmesine dayanamıyorum. Çoğu zaman elimden 3-5 saçma cümle sarfetmekten başka bişey gelmiyo; hepsi de klişe zaten. İçimde top gibi, ağır, sert bişey oluşuyo ama bırakacak yer bulamıyorum. Buraya bıraktım işte... Kendimi kandırayım birazcık daha...

20 Temmuz 2008

Beytullah

birileri ev yapımı şarap getirmişti. alkol oranı çok yüksek sanıyorum. kola şişesinde geldiği için evirip çevirip okuyamıyorum. hayır, çok içmedim. beytullah da msn'de çok içtiğimi söyledi, ama sadece açığım.

beytullah'tan bahsedelim o zaman. kısaca betul ya da beyto diyoruz kendisine. allah demiyoruz mesela. zaman zaman allah da diyenler oluyo; o sırada beyto o "allah" diyen kişinin üzerinde oturuyo ya da o kişiyi (çoğu zaman hüseyin) ısırmakta oluyo. beyto abartırsa, hüseyin hiç kendine yakışmayacak şekilde ve beyto'da olmayan bir organı kastederek "amına koyim" de diyo.

beyto muhteşem bi adam. kendi dükkanı, kendi işi olmasına rağmen tek kelime etmeden dükkanını bırakarak dişi ağrıyan bi arkadaşını ığdır'a kadar sırtında taşıyabilecek kadar yardımsever. böyle biri olabilir mi diye düşünüyosun kendi kendine. varmış bi kişi (kapitalist düzende "armut" deniyo bunlara). artık bi motosikleti var. ilk gördüğüm anda aklıma gelen tek şey, o motorla türkiye turu yapmak idi. halen de aklımdadır. konu ile alakasız bi cümle olarak, bunun aklıma gelmesi mi (düşünerek bulmak ayrı) yoksa bunu yapmak mı alternatif acaba... unutmazsam motorun resmini ekleyeceğim.




beytul kuvvetli, terleyen, toplu bir insan. künefe ile çiğ köfte yiyebilen kişi. sakin olamayan insan. sakin konuşamayan adam. tüm isteklerimi reddeden kişi (sonraki kısım). arkadaşı için (hüzeyin mesela) dünyayı yıkabilecek adam. bi yandan da öylesine saf ve temiz (-->imrendiğim kısım) -ki aynı sebeplerle son derece romantik ve ince ruhlu. insan olduğunun, görev ve sorumluluklarının tamamının farkında olan insan. seviyorum. tanıyan ve arkadaşı olabilen herkes de sever sanıyorum. pırıl pırıl bi maden.

gelelim ona yaptığım tekliflere ve aldığım red cevaplarına:

bölüm 1:
- ya beyto, 1 saat önce yedim, yemeyecem.
- tamam daaa, yersin işte
...1 porsiyon sac kavurma, çiğ köfte, salata ve künefe gelir. yarısı çöpe gider.

bölüm 2:
- beyto bunlar kaç para tuttu?
- ne kaç para?
- aldıklarım işte!
- ya bişey tutmadı.
- sikecem lan, olm arkadaşlık başka konu. bunlar kaç para!?
- ben anlamam. batu (--> ileri tarihli bi konu) bilir, ona sor.
...rafları tek tek gezip, fiyatlara bakıp, toplayıp ödersin.

bölüm 3:
- lan beyto, olm biz evlenemeyecez belli oldu. aklımda bi fikir var.
- ne?
- çin'de 14 - 15 yaşında kızlar varmış.
- eee?
- 2'şer 3'er tane getirelim. hangisi kafamıza yatarsa onunla nikahlanırız. diğerlerini de yolda bırakmayız tabi, bi arkadaşa (hüseyin) yamarız ya da evde takılır(lar).
- olmaz.
- neden olm! islamiyet diyosan, kelime-i şahadet getirir müslüman olur, imam nikahı da yaparız, tamam. 15 yaşında kız büyüyene kadar türkçe ve türk kültürü de öğrenir. e daha ne?!
- olmaz.
- evdekilerden çekiniyosan 4 tane getiririz bizim eve. sen ne zaman istersen gelirsin işte (sayın okur, sevişmeye değil, yüzünü eskitmemek için gelecek; yoksa 15 yaşında kızla tövbe tövbe...), ilgilenirsin.
- olmaz.
- neden olmaz olm!
- olmaz.
- ya siktir git be.

bölüm 4:
- beyto be. abin evlendi, sen de evlen kurtul.
- önümde sen varsın abi, evlenemem.
- olm beni beklersen patlarsın. (ya da benzer bi cümle)
- sen evlenmeden olmaz.
- hiç evlenmeyecem ben dersem?
- ....

bölüm 5:
- beyto be. abin evlendi, sen de evlen kurtul.
- önümde sen varsın abi, evlenemem.
- lan lan! çin'den kız alalım diyorum, ona da yok diyosun.
- o olmaz.
- fesuphanallah....

bölüm 6 ve sonrası benzer şeyler. aklıma geldikçe eklerim. beyul'un benden karşılıksız istekleri de oluyo ama onları benim yazmam saçma olur şu durumda. isterse kendi biyerlere yazar, ben buraya link koyarım.

biraz uzadı sanki. aklıma başka şey gelirse eklerim buralara...

05 Temmuz 2008

Tyler Durden Vak'ası

"People are always asking me if i know Tyler Durden" sorunsalı ile savaşıyorum yıllardır. Hayır efendim, "Onur Şan mısın?" sorusu değil bu. O başka biri zaten. Benimle ilgili bana sorulan, benim eskiden olduğum ama şu anda olmadığım kişi ile ilgili bir soru.

Yeni insanlarla tanışmak her zaman zor olmuştur. Bir de yeni tanıştığın insana kim - ne olduğunu anlatmak. Onun için kimseye sormam bunları, aynı işkenceyi yaşatmak istemem. Dün çok sevdiğim bir arkadaşım kanalı ile değişik insanlarla tanıştım. Toplam 3 kere şu konuşma geçti:

O: "Sen nerde okuyosun?"
Ben: "Üniversiteyi 2000'de bitirdim ben."
O: "Aaa! Hiç göstermiyosun."
Ben: "Evet, öyle diyolar."
O: "Ne iş yapıyosun?"
Ben: "Şu an esas işim müteahhitlik."
O: "Karadenizli birinin yanında mı çalışıyosun?"
Ben: "Hayır, müteahhit benim."
O: "Hmmm..."

Yaşını göstermedin tamam, mesleğini belli etmiyosun tamam. Peki o "hmmm" nedir hocam ya? Allah rızası için o "hmmm"ı biri bana anlatsın! "Yalan söylüyosun, belli, biz de yedik" mi diyosunuz, yoksa "hassiktir, işe bak sen" mi? Yırttıracaksınız bana ar damarımı. Dikkatli olun. O şen, neşeli delikanlı gideli çok oldu. Ben, "hangi okuldasın" çocuğunun üzerine kıçımdan kan damlatarak 8 sene ekledim. Ben o değilim artık. Lütfen sormayın bir daha.

Haa, bir de 2 hafta kadar önce 18 yaşında olduğumu ispat etmek için kimlik göstermem gerekti. Noter olsaydı onaylatıp Guinness'e gönderecektim. Gerçi Show TV de ilgilenir böyle şeylerle: "29 yaşındaki adam, 18 yaşında olduğunu ispat etmek için kapı kapı dolaşıyor!". Fesuphanallah... İnsan en çok kendisine gülermiş. Amma eğleniyorum bi bilsen okuyucu insanı.

26 Haziran 2008

Kene, Kene Korkusu, Trafik

Manyak mısınız arkadaşım? Keneden korkmak da neymiş?

Son 1 senede kene ısırması yüzünden kaç kişi öldü? 10 mu, 50 mi? Daha fazla değildir. 50+ ölü sayısı için çok daha fazla yaygara yapılırdı herhalde.

Peki sadece bugün -evet sadece bugün- trafik kazasında kaç kişi öldü biliyo musun sayın kene korkusu taşıyan ademoğlu? Bugün yurdumuzda 10 kişi trafik kazasında öldü, 53 kişi yaralandı. Seni kenenin ısırması için biyere gitmen gerek. Eğer giderken ölmediysen, bırak kene ısırsın da öl.

Tabii kene ısırır ısırmaz, çoğu trafik kazasının aksine o anda, öldürmüyo. Arada akıllı uslu bir ilk ve son yardım silsilesi (zaman) var. Ve hatta üşenmeden, TV'deki gerzeklikleri bırakıp bişeyler okusan, ya da okumuş birilerini -medyasal filtrelerden ve provokasyonlardan uzak şekilde- açık zihin ve önyargısız dinlesen zaten bi daha trafiğe çıkmazsın. Siktir et keneyi. Hatta üzerinde bir adet kene ile gezersin. Nitekim kene ısırması anında trafik kazası geçirme ihtimali çok daha düşük.

Tabii bir de "bu kadar aptal olmasaydın, sana ne kadar aptal olduğunu anlatabilirdim" cümlesi var. Her yere cuk oturur mu bu cümle? Aha buraya da oturdu. Kene sensin, trafik kazası da sana girsin.

03 Haziran 2008

Fikirsiz!

Anneannemin lafıdır bu. Fikirsiz der. Bir insan için kullandığına şahit olduğum en aşağılayıcı kelimesidir.

Birçok şeyi kapsar onun bu kelimesi. Düşüncesizlik, aptallık, cehalet, fikir sahibi olmama, bişeyleri kasten saklayıp bilmemezlikten gelme, bişey bilmeden fikirlerini kabul ettirmeye çalışma, karşındakini anlamaya tenezzül etmeme, dinlememe, abartma, bencillik, vs. Evet, gerçekten aşağılayıcı görünüyo. Önemli olan kelimenin yerinde kullanılabilmesi. Hele anneannem gibi son derece "cool" bi tavırla, bariz bir gerçek şeklinde söyleyebiliyosan pişmişsindir sayın okuyucu. Korkacak bişey kalmamıştır.

Bir insanın fikirsiz olduğuna kanaat getirmek ve bunu dillendirecek duruma gelmek pek sancılı, acı verici ve öğretici bir süreç olsa gerek. Sancılı olması, kişiye harcanan emek ve zamanla ilgili. Acı verici olması emeklerin, zamanın, belki de sevginin boşa gittiğinin anlaşılması dönemi. Öğretici olan kısmı emek, zaman ve sevgi akıtılacak insan seçmeyi daha akılcı hale getirme kısmı, tecrübe.

Herşey o kadar havada ki, biyerlerden girip kafamın içindeki bilinmezlikler ve anlaşılmazlıklar arasında uçmaya başlıyorum. Karanlık yerlere girip oraları aydınlatmaya çalışıyorum, tıkanıklıkları çözmek istiyorum. Her seferinde kayboluyorum, sarhoş oluyorum, uyuyorum. Uyandığımda ilerleme kaydettiğimi umuyorum. Ertesi akşam ilerleyemediğimi, herşeyin aynı karanlık ve tıkanıklık içinde kaldığını görüyorum. Burası zihin, burdan çıkış yok!

Bir süre sonra kırılmışlık hissi sarıyo her yanımı. Sabahları uyanamıyorum, ne kadar erken yatarsam yatayım. İçki içmemiş olsam da ayık olmuyorum. Tersinin herşeyi düzelteceğini umarak alkole dadanmak durumu iyileştirmiyo; yine de denemek zorunda hissediyorum. Sonra uykusuzluk dönemi geliyo. İçsem de içmesem de uyuyamıyorum. Ve bu o kadar "sanki bir anda" oluyor ki şaşırıyorum kendime. Dün herşey ne kadar güzeldi, bugün neden böyle oldu? Bilmiyorum.

Herşeyimi paylaşabildiğim arkadaşlarım var. Çok şanslı görüyorum kendimi bu konuda. İnsanların yalnız olduklarına şahit oluyorum. Buna nasıl katlanabildiklerini anlayamıyorum. Yalnızlık yüküne katlanabilmek için son derece duygusal ve utangaç bi yapıya ihtiyaç var sanki, emin değilim. Gerçek kişiliğinden, duygusallığından, utanıp saklayabilmek için gün içinde hayvan gibi olmaya özen gösteriyolar gibime geliyo; geceleri de yastıklarına sessizce gözyaşı döküyor olmalılar. Kayıp hayatlar. Flash TV cinayet haberleri gibi hayatlar. Gerçek kesit. O kadar duygusal, o kadar narin, o kadar kırılganlar ki, bunu saklayabilmenin tek yolu daha vahşi görünmek. Kavgada kabahati daha büyük olan daha fazla bağırır her zaman. Buna benziyo kanımca. Aşırı duygusal bi yapın varsa ve bunu saklamaya çalışıyorsan, ilk fırsatta karını kesmen çok doğal. Öyle mi acaba? Çok mu açıldım? Meydan benim nasıl olsa, atış serbest.

"Fikirsiz"den nereye... Toparlayacam ama nasıl? Esasen kendi kendime fikirsiz olduğumu ispata çalışacaktım ama daldan dala hoplarken kayboldum. Olan oldu, idare et sayın okur.

Heat isimli filmden Robert de Niro ile hatun arasındaki diyalogdan bi parça:
Hatun: "Are you lonely?"
de Niro: "I'm alone."

"Alone" ile "lonely" arasındaki farkı bilen bir arkadaş bana bilgi verirse sevinirim. Diyaloğu yazdım ama ne demek olduğunu anlamadım. Accayip karizmatik görünsün istedim. Olmuş di mi?

28 Mayıs 2008

İşletme Körlüğü

Bir arkadaşım -burayı okumasa da kendini bilir- az önce beni şaşkına çevirdi. Hiç beklemediğim bir anda, belki yıllardır beklediğim bir cümleyi sarfederek bende bir çığır açtı.

İşletme körlüğü denen şey, işletme içindekilerin alışmışlık sebebi ile kimi rahatsız edici ve engelleyici faktörlerin farkına varmamaları. Bu terimi kişinin kendisine çevirirsek ne demek istediğimi az çok anlayabilirsin sayın okuyucu. Benimle ilgili olan şey gelmekte, aha aşağıda.

Birkaç haftadır anlamsız bir neşe, bir güleryüz almış gidiyor. Halbuki hayat aynı rutin saçmalığını hızla sürdürmekte ve bunun farkındayım. Canımı sıkan onlarca şey var, neşeme en ufak kötü bir etkisi yok. Tüm bunlar içinde, düşündüğüm tek şey, bu neşenin ne zaman ve ne şekilde dönüp bana kaçacağı. Kötüyü beklemekteyim. Darbe ne zaman gelecek şeklinde neşemin büyümesini, evrimleşmesini engellemeye çalışıyorum. Zira neşe arttıkça darbe daha fazla hasar verecek, biliyorum, kaç kere oldu kim bilir. Yerinde bir düşünce mi bu?

İşte bunları çok daha kısa şekilde arkadaşımla paylaştım ve dedi ki: "neşeliysen keyfini çıkar ne zaman ağlayacağım diye dert edinme"

Bu kadar basit, bu kadar nacizane bi cümle işte. Nasıl oldu da neşeli iken endişeyi de için için coşturduğumu farketmedim? İşletme körlüğü değil de ne ki bu? Ne kadar sade bir tespit. Bunun nasıl farkında değilmişim? Bunu farkedemeyen bi insana nasıl bakardım acaba. Salak derdim herhalde. Büyük konuşmamak gerekli imiş meğer.

Bununla beraber, birçok konuda ne kadar çok gereksiz -insanüstü bir hırsla- endişe sırtlandığım gün yüzüne çıktı. Çok sevdiğim başka bir arkadaşım, hayatını olumlu yönde geliştiren şeyin "en kötü ne olabilir ki?" sorusu olduğunu söylemişti. O geldi aklıma şimdi. En azından etrafımda kalan son insanların, gerçekten dostum diyebildiğim arkadaşlarımın, aklı başında, düşünebilen insanlar olduğunu görmüş oldum. Bu da kendi içinde ayrıca mutluluk verici bir durum. Ey bunu hiçbir zaman okumayacak olan yukarıdaki söz sahipleri: Sizi seviyorum.

Yazarken, duraklarken, düşünürken aklıma geliyo. Yıllarca beklediğim ve endişe içinde boğularak rezil ettiğim dakikalar (ve peşi sıra gelen üzüntü dolu yıllar), endişe içinde kıvrandığım günler, endişe içinde geçmiş 29 sene... Bariz saçmalamışım arkadaş. YUH! Birden çok üzülmeye başladım. İnsanın kendine üzülmesi çok zavallı bi durum gerçekten. Uyuyunca geçer...