25 Nisan 2011

EĞİTİM REFORMU GİRİŞİMİ (ERG) – TÜRK MATEMATİK DERNEĞİ (TMD) ORTAK DUYURUSU

Üniversite giriş sisteminin, son YGS’de yapılan hatalar nedeniyle gündeme gelmesi dolayısıyla, bu sistemin, eğitimin tüm seviyelerinde yol açtığı zararlar konusunda çeşitli platformlarda yıllardır dile getirilen görüşlerimizi yinelemek istiyoruz.

Milyonlarca öğrenci ve ailelerini doğrudan, tüm toplumu ise dolaylı olarak etkileyen üniversiteye girme ‘yarışının’ önemi açıktır. Fakat ÖSYM tarafından verilen ulusal üniversiteye giriş sınavları toplumumuzda bir sınavın oynaması gereken rolün çok üstünde bir önem kazanmıştır. Öyle ki, YGS’nin az süre öncesinde, tüm dünya ile uyumlu bir şekilde, yıllar öncesinden ilan edilen 2011 yaz saatine geçiş gününün, sadece YGS nedeniyle Bakanlar Kurulu kararı ile değiştirilmesi dahi toplumun geniş kesimlerince normal karşılanmıştır. YGS sırasında sınıf kapılarında alınan aşırı güvenlik tedbirleri, sınava giren gençler ve aileleri tarafından katlanılması gereken mecburiyetler olarak kabul edilmiştir. YGS sonrasında ise, bu güvenlik tedbirlerini boşa çıkaran ve “şifre skandalı” olarak basına yansıyan olaylar, son derece kritik bir konuda, ÖSYM ekibinin, toplumun güvenini kaybetmesine sebep olmuştur.

LYS verilmeden önce yapılmış tüm hataların düzeltilmesi ve sınavın ehil kişiler tarafından yapılandırılması elzemdir. Avantajlı bir grup yaratıldığı ihtimali ortadan kalkmadığı takdirde, her üniversitenin bu sonbahar döneminde kayıt yapacak öğrencilerin dosyalarını, YGS ve LYS puanları arasındaki tutarlılığı özel olarak incelemeleri, gerekli görülen durumlarda da öğrencilerin performanslarını takibe almaları gerekecektir.

Mevcut sınav sistemini, yarattığı tüm eğitim sorunlarına rağmen ayakta tutan temel sebep, ülkenin her kesiminden gençlerin eşit şartlar altında ve hiçbir kayırma olmadan üniversiteye girebilmelerini sağlamak olmuştur. Bir sınavı neredeyse tek kriter olarak alan ve yıllardır uygulanan bir sistemin, güvenlik konusunun dışında da çeşitli sakıncaları vardır.

Giriş sınavlarının eğitim hayatında bir giyotin etkisi yaptığını söylemek abartı değildir. Sınav, lise son sınıflardan başlamak üzere, zamanla tüm ilk ve ortaöğretim eğitimini etkilemiştir. Analitik düşünce geliştirmekten yoksun, çoktan seçmeli testler üzerine kurulu bir eğitim sistemi yaratmıştır. Lise eğitimini ve hatta ilköğretimi bir dersane sistemine dönüştürmüştür.

Ortaöğretimin yeniden düzenlenip, gerçek işlevine kavuşturulması ancak üniversiteye giriş sisteminin, orta öğretimdeki başarıyı değerlendirmesi ile mümkün olacaktır. Bu değerlendirmenin yanı sıra, üniversiteye giriş için bir merkezi sınav da verilmeye devam edilebilir.

Tüm üniversite öncesi eğitimini bir giriş sınavına odaklamış bir öğrenci kitlesine, üniversitenin gerektirdiği kalitede ve çeşitlilikte eğitim vermek her geçen yıl daha da zorlaşmaktadır. Üniversiteye giren öğrencileri sınav maratonunda edindikleri kötü alışkanlıklarından arındırmak gitgide daha uzun bir zaman almaktadır. Üniversitelerin kendi değişik programlarına hangi sınav türü ile öğrenci alacaklarını kendilerinin tespit edememesi de, eğitim kalitesini etkilemektedir. Üniversiteleri giriş sistemi konusunda pasif seyirciliğe mahkum etmek sistemi bugünkü krize getirmiştir.

Kamuoyunda oluşan tartışma ortamının, şu anki üniversite giriş sisteminin tüm sakıncalarını en aza indirip bütünüyle daha sağlıklı bir formata kavuşturacak, olabildiğince geniş katılımlı bir çalışmanın yapılmasına fırsat olarak değerlendirilmesini umuyoruz. Böyle bir sürece ERG ve TMD olarak katkı yapmaya hazırız. Kamuoyuna ve ilgililere duyururuz.

Prof. Üstün Ergüder ERG Y.K. Başkanı
Prof. Tosun Terzioğlu ERG Y.K. Üyesi ve TMD eski Başkanı
Prof. Betül Tanbay TMD Başkanı

12 Nisan 2011

Bir Abim Var...

Bir abim var. Aslında bilinen "abi"ler gibi değil pek. Ya da bana öyle geliyor. Aramızda 1.5 yaş var. Arkadaş gibi ama tam da abi gibi. Ama biz tam olarak kardeş gibi de değiliz. Pek öyle sırdaş da olmadık hiç. Aramızda garip, bayaa garip bir saygı durumu var. Kelimelerle anlatamıyorum.

Accayip zeki bir adam. Sadece zeki değil, ortalıkta dolaşan o kadar çok "sadece zeki" insan var ki! Adam accayip akıllı. Kafasını kullanmaya üşenmeyen bir insan (kafasını kullanmaya özellikle üşenen, bu üşengeçliğinden sıyrılmamak için dünyayı yürüyerek dolaşacak insanlar ile ilgili ayrıca bir yazı yazmak istiyorum). En güzel özelliği kafasını kullanmamaya üşenen bir insan.

Düşünüyorum düşünüyorum ama bulamıyorum. Ben bu adamı neden seviyorum, bilmiyorum. Eskiden bu kadar çok sevmiyordum belki; ya da sevdiğimi bilmiyordum. Kuvvetle muhtemelen çevremdeki insanlar ile ilgili bir durumdu. Açıklamak lazım bu kısmı.

Etrafında çok fazla insan yoksa, nispeten kapalı bir hayat yaşıyorsan, diğer 2 ayaklıların hepsinin yakınındakiler gibi olduğunu sanıyorsun. Çünkü senin dünyan o kadar. Gavurlar "prediction" diyorlar galiba buna.

Sonra büyüyorsun, etrafındaki insanların sayısı -benim için mevcut şartlar altında- fazla fazla artıyor. Vakt-i zamanında etrafındaki insanlar kanalı ile yaklaşık olarak tahmin ettiğin, beklediğin, umduğun (ya da her neyse) 2 ayaklı yaratıkların ortalaması dramatik olarak düşüyor. Daha çok insan tanıdıkça ortalamanın düşüşü ivme kazanıyor. Sadece kafayı kullanmak ya da zekadan bahsetmiyor olsam da temelde olay bu noktadan başlıyor.

Bir nokta geliyor, abinle tekrar konuşuyorsun. Ne olduğu çok önemli değil, çayın şekerini saat yönünde mi karıştırmak, tersine mi karıştırmak bile olabilir. Anlıyosun, ki bu çok ağır bir anlak durum, çok ağır bir darbe gibi, o senin zamanında yanında pek bulunmadığın, pek normal saydığın adam, aslında cebinde yaşamak isteyeceğin, tek bir an yanından ayrılmak istemeyeceğin bir insanmış.

Aslında referansı yanlış kurdum gibi oldu. Dünya bok olduğu için sen güzelsin demek gibi. Öyle demek istemedim. Başka muhteşem arkadaşlarım da var benim. Sadece öküzler arasında yaşıyor değilim. Çok orjinal, marjinal, zeki, akıllı, tahsilli vs. insanlar da tanıyorum. Ama bu adamda farklı bişey var. Tasvir etmesi kolay değil. Yanında değilken sürekli onunla beraber olmak istiyosun mesela. Ama karşı karşıya otururken dimağın duruyo, aklından söyleyecek tek kelime geçmiyo, çayın ne tarafa karıştırılacağı bile... Çok pis kasılıyorum, içimden kasıldığım için kendimle dalga geçiyorum. Ama bu beni rahatlatmıyo, daha beter kasıyorum kendimi. Salamıyorum yani. 3. bir kişi varsa ortada, hiç sorun yok. Süper muhabbet oluyo. Anlamıyorum.

Hee, diyeceksin ki nerden aklına geldi böyle bişey yazmak. Bi Nook muhabbeti geçiyodu; konu arasında bana bir cümle yazmış. O kadar.

11 Nisan 2011

50 Sene Önce...

Memlekette kimsenin pek umurunda olmasa da, Yuri Gagarin abinin Vostok 1 ile Dünya etrafındaki 108 dakikalık gezisinin 50. yılı yarın.

Önemli mi? Bizim için pek de önemli değil.

Fukushima'daki olayları Dünyada en az sorgulayan biz olmadık mı? Tam o hafta İbrahim Tatlıses vurulmuş olmasa idi belki biraz daha fazla ilgilenirdik.

Bu da öyle bişey işte. 50 sene önce, daha cep telefonunun hayalden ibaret olduğu, belki hayal bile olamadığı bir zamanda olmuş bir olay bu uzaya gidiş. O zaman naylon torba bile yoktu. Tükenmez kalemler yoktu belki. Dünya o kadar ilerledi, teknoloji o kadar ileri gitti ki 50 senede, 50 sene öncesini hatırlayan ninelerle konuşmak gerek anlamak için. "Elektrik yoktu, radyo yoktu" diye başlarlar genelde hikayeye. Bazısı konuya buzdolabı yoktu diye girerek elektriğin olmadığını hatırlar. Şu anda elektrik de var, radyo da var. 1900MHz'de iletişim kurabilen cepte taşınır aygıtlar var. 50 sene sonra ne olacağını insan hayal edemiyor, 50 sene önce bugünü hayal edememiş olmak gibi.

Eee? Büyük ulusumuz, yenilmez ülkemiz, Orta Asya'dan at sırtında gelip 7 cihanda 700 yıl hüküm sürmüş, Büyük Hunların torunları, Kudretli Osmanlı'nın çocukları olan bizlerin uzay programları ne alemde?

Başka ülkede fason yaptırılıp yine başka ülkede başka bir fasoncuya fırlattırdığımız 3 tane kıçı kırık TV uydumuz var diye kendimizi fasulye gibi nimetten sayıyoruz. Tebrik ederim. Hani bi sike yarayan iş için göndermiş olsak tamam da, hayatta sigaradan sonra insanın kendine yaptığı en büyük kötülük olan TV için fırtlatılmış uydulardan bahsediyoruz.

Haaa, yeri gelince Çin malını beğenmemeler, ona buna bok atmalar, o dost bu düşman diye kaağve kültürü kokan dedikoduvari konuşmalar, o emperyalist, bu kapitalist, bu komunist... Valla millet it gibi çalışıyo, it gibi yatırım yapıyo, herşeyi hesaplıyo. Biz iyi olacağını "hissederek" iş yapan bir millet olduğumuzdan kelli, ne uzaya gidebilmişiz, ne uzaya kendimiz bişey gönderebilmişiz. Uzay muhabbeti şu sıra 50 - 60 yaş arası büyüklerimizin Star Trek hayranlığı ile başlayıp yakın dönem Türk gençlerinin Star Wars Episode III'ü ile sona ermiş. Süper değil mi? Yaşasın İnek Şaban!

Herkes yıllarca dalga geçti ama bana öyle geliyo ki, Türkiye'de -işin uzmanlarını tabii ki muaf tutarak söylüyorum- uzay konusunu en basit ve en doğru şekilde anlayan adam Mustafa Topaloğlu anasını satayım. Onun maksadı farklı idi ama...

04 Nisan 2011

İntikam Timi - Kadına Yönelik Şiddet - Evin Erkeği

Şiddet hemen hemen hiçbir zaman -diplomalı ruh hastası insanları konu dışı bırakarak- istekle yapılan birşey değildir. Özellikle güçlünün güçsüze hobi olarak şiddet uygulaması şüphesiz reddedilmesi gereken bir unsurdur.

Ben de tam olarak bu durumdan muzdaripim: Temizlikçi kadın saldırıları!

Yaklaşık 1000 seneden beri eve her gelen temizlikçi kadınla çeşitli ihtilaflarımız olmuştur. Tabii ki bu ihtilaflar direk kadınlarla değil, anne aracılığı ile sürdürülmüştür. Ancak sonuç alınamamıştır.

Bilgisayarım hayatımdaki en kıymetli şeylerimden biri. En özel eşyam hatta. Hayatımın en yalnız zamanlarındaki tek arkadaşım. Yurt dışındaki kardeşlerimle -tek olmasa bile- önde gelen iletişim kaynağım. Eğlencem. Dünyaya açılan kapım. Sırdaşım. Kısacası çok önem verdiğim, minik elektrik akımlarını işleyen cihaz.

Şimdi benim bu kadar önem verdiğim bir eşya-ötesi şeye, bir temizlikçi kadının eşyaları içerisinden ne gibi bir analog bulabiliriz? Cep telefonu+televizyon+çaydanlık+...??? Hangi eşyalarının toplamıdır mesela o kadın için?

Benim bilgisayarım kadın için önemli bir eşya değil tabii ki. Evinde bilgisayar varsa bile -ki artık bilgisayara bilgisayar değil, internet diyolar- çocukların haftada bir format atmaya gönderdiği para yiyen (ayda 29.9 internet + haftada 20 TL format ücreti + derslerinden geri kalan çocuklar) cihaz. Onun için benim bilgisayarım da aynı kategoride olmalı.

Tamam, temizlikçi kadın anlamıyo, bilmiyo, öküzün hayvanın teki. Ah be insanlar, benimle aynı evde yaşayan insanlar! Beni tanıyan insanlar! Beni önemseyen insanlar! Bu zulüm bana neden yapılırken bir "dur" demiyorsunuz? Bir bilgisayar, yanındaki 3-5 ekipmanla ne kadar yer işgal edebilir, ne kadar toz tutabilir, ne kadar pis olabilir? Evde her yer pırıl pırıl oldu da temizlikçi kadın bi tek benim bilgisayarıma mı kaldı?

İlk paragrafta anlattığım gibi, mücadele eşit şartlarda yapılmalı. Ben de temizlikçi kadın evinde değilken gidip, para karşılığı onun cep telefonunu kurcalayabilmeli,
televizyonunun kanallarının yerlerini değiştirebilmeli, büfesindeki bibloların yerlerini değiştirmeli, bir kısmını "bunlar bence güzel değil" düşüncesi ile kaldırabilmeliyim. Eşit şartlarda mücadele böyle olmalıdır. Mücadeleyi eşit hale getirmek mümkün müdür peki? HAYIR!

Herkes kadına yönelik şiddeti manşetlerde bağır çağır yazarken, erkeği şiddete yönelmeye meylettirmeden kimse bahsetmiyor. Ben sanmıyorum ki karı koca, ya da herhangi iki insan diyelim, evlerinde, dışarda, bir mekanda huzur içinde otururken hayatlarına heyecan katmak için biri diğerini kessin. Ben mesela hiç düşünmeden temizlikçi kadını kesebilirim. İçimde bir pişmalık kırıntısı bile oluşmayacaktır. Mutlu bile olabilirim. Libidom yükselir, yepyeni cinayetlere yelken açarım. Hayattan tad almaya başlarım. Yine bana ait olduğundan emin olduğum bir bilgisayarım olur. Mutlu olurum, sevgi dolu olurum, ya da hayatımda bi sik olmaz, aynen devam ederim. Ama sinir olduğum bir insan eksilir. Hapishanede ona tiradlar yazarım filan. Ya da o sadece ellemesin, ben de onu öldürmeyeyim. Aramızda ticari bir ilişki olarak var olsun bu sözleşme.

Ya da her sabah evden çıkarken bilgisayarımı arka nahiyeme monte edeyim, ruhen güven, fiziken ızdırap içinde sürdüreyim hayatımı. Nedir arkadaşlar bu işin çaresi? Masanın üzerinde duran bilgisayarın etrafına jiletli tel mi çekeyim, elektrik mi vereyim, ne yapayım bilemiyorum yahu. Ya, şu istek çok basit değil mi? Yerine getirilmesi bu kadar zor mu? Dokunma arkadaş. Hatta süper kolay yani, dokunmamak için değil, dokunmak için enerji harcaman gerekli anasını satayım. Elleme, bakma bile! Ben senin evindeki büfende duran çeyizinden kalma eşyalarına bakıyo muyum? Sen de benim bilgisayarıma bakma. Yalvarmak için üste para verilir mi ya? Nasıl bir ilişkidir bu allahım!

Pöfff....

02 Nisan 2011

Milli Eğitim, Sendromsal Durumlar

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1116188 adresindeki haber beni benden aldı. Uzun zaman önce Türk Milli Eğitimi'nin en başarısız projesinin İngilizce öğretimi olduğunu düşünüyordum. Sağolsunlar araştırmışlar etmişler, haklı olduğumu söylemişler. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim.

Belki 20 yıldan uzun süredir hemen hemen tüm ortaokul ve liselerde İngilizce zorunlu ders olarak okutuluyor. Son yılları bilmiyorum, etrafımda genç insanlar yok artık. Bunca emek, zaman ve nakit harcanan -adı batsın- sistemli bir İngilizce öğretiminin sonucunda elimizde "What is your name?" sorusuna "Fine thanks, and you?" diye cevap veren nesiller var. Süper değil mi?

Gerçi en az İngilizce kadar matematik konusunda da sonuna kadar başarısız insanlarız. Eğer bakkaldan ekmek alırken, dolmuşa para verirken toplama - çıkarma yapmak zorunda kalmış olmasak, "2 + 3 = ?" sorusuna da dengesiz cevaplar verebilirdik. Tabii ki "2 - 3 = ?" sorusuna halen dengesiz cevaplar veriyoruz, "2'den 3 çıkmaz" gibi. Matematik ile ilgili de benzer bir araştırma yapılsa keşke... (yolda yürürken herhangi bir çocuğu, komşunun oğlunu, yeğeninizi filan çevirip altı kere sekiz diye sorun, bakın kaç değişik cevap alacaksınız, şaşıracaksınız).

20 sene sonra memleketin hali nice olacak sorunsalından daha önemlisi, 20 sene sonra memlekettekilerin hali nice olacak sorunsalıdır. Mevcut eğitim, sistematik olarak çocukları ve gençleri okumaktan, düşünmekten, matematikten, fizikten, tarihten, coğrafyadan nefret ettiriyor; bunu çok iyi biliyoruz. Matematik ve fizik dersleri verdiğim dönemde, yarısı kadar zeki olmak için çocuğumu keseceğim genç arkadaşların en basit sorular karşısında nasıl kıvrandığını çok iyi hatırlıyorum. Çok şaşırmış olduğumu da hatırlıyorum. Nispeten iyi bir okulda okuduğum için bize formül denen şeyin ne olduğu açıklanmış, bir formüle bakınca ne görmemiz gerektiği öğretilmişti. Bunu öğretmek için de aslında pek fazla çaba sarfedilmemişti; ne öğrenmesi ne de öğretilmesi zor şeyler değil. Ama istek gerekiyor maalesef.

Herkes kapısının önünü süpürse geyikleri vardır ya, işte sorun orada herhalde. Herkes önündeki işi, mükemmeli geçtim, yeteri kadar iyi yapsa, İspanya 2. lig takımlarının tamamının ilk 11'lerini ezbere sayabilip, Türkiye'nin coğrafi bölgelerini sayamayan insanlar sonunda kendilerini kaderin sillesi ile öğretmen olarak bulamazlardı.

Gitmem lazım şimdi.